Üniversitelere sınav hakkı, yükseköğretimi ikiye böldü

18 Nisan 2013

Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı, üniversitelere sınav hakkı tanınacağını açıkladı. Şimdilik 35 üniversiteye sınav hakkı tanınması planlanırken eğitim dünyası, merkezi seçme ve yerleştirmenin gerekliliği ve koşulları üzerinde tartışıyor.

Bakanlık koltuğuna oturduktan sonra önemli açıklamalara ve gelişmelere imza atan Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı’nın yaptığı en önemli açıklamalardan biri de; üniversitelerin kendi sınavlarını yapabilecekleri bir sistem üzerinde çalıştıkları, açıklaması oldu. Kuşkusuz ki, mevcut sisteme göre çok önemli bir değişime işaret eden ‘üniversitelere sınav hakkı’ aslında dünyanın pek çok ülkesinde uygulanan bir sistem. ABD, Avrupa ve Latin Amerika’da sistemin başarılı uygulamalarını görmek mümkün iken merkezi sınava yoğunlaşan ülkeler arasında Hindistan, Çin ve Kore gibi ülkeler sıralanabilir.

Çalışmalara devam eden MEB’in başlangıç olarak 35 üniversiteye ‘sınav hakkı’ tanıması beklenirken, bu üniversitelerin hangisi olması gerektiği, sistemin Türkiye’de uygulanır olup olmadığı tartışmaları da yansımasını buldu. Üniversitelere sınav hakkı konusunda farklı fikirlerin ortada dolaştığı, yükseköğretim dünyasında cevaplanması gereken soruları rektör ve eğitim uzmanlarına sorduk.

Vakıf Üniversiteleri Birliği (VUB) Başkanı Rifat Sarıcaoğlu’na göre, ücretsiz olan devlet üniversiteleri ile vakıf üniversitelerindeki tam burslular yani tam olarak ücretsiz olan öğrencilere merkezi sınav ve merkezi yerleştirme sınavının gerekliliği yönünde. Diğer taraftan herhangi bir şekilde ücret ödeyecek olanlar ise tamamen üniversitelerin imkan ve şartları doğrultusunda sadece sınava girebilir. Böylece, sınavdan hangi sonuçla öğrenci alacağını duyuran okullardan istediğine başvuruda bulunabilirler. Bu konuda örneğin ABD’de okulların ‘lise 2’de şu sonucu aldıysan bana başvurabilirsin’ dediğini Türkiye’de de benzer sistemin olması gerektiğini aktarıyor. Sarıcaoğlu, bu kapsama giren okulların kıstas olarak bir merkezi sınavı da alabileceğini ama istiyorsa kendi sınavını da yapabileceğini söylüyor.

Türkiye’de ciddi bir öğrenci yığılması ve aşırı talep ortamının olduğuna vurgu yapan Hacettepe Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. A. Murat Tuncer ise arz ve talep açığının bu kadar fazla olduğu böyle bir ortamda, üniversitelere kendi sınav hakkının verilmesinin akılcı olmayacağını söylüyor. Tuncer, mevcut koşullar değerlendirildiğinde ise, bu konunun ancak 15-20 yıl sonrası için tartışılacak bir gündem olabileceğini ifade ediyor. Kültür Üniversitesi Rektörü Dr. Sıddıka Semahat Demir’e göre ise şu anda üniversitelerin lisansüstü programlarında öğrenci kabulü için kullanılmakta olan yöntem, bu konuda bir alternatif olabilir. ÖSYM tarafından senede birkaç kez yapılacak sınavlar ve bu sınavın sonuçları ile üniversitelerin kendilerinin koydukları kriterlerin bileşeni olarak bölümlere kabul edileceklerin belirlenmesinin mümkün olabileceğini belirten Demir, “Ancak bu konuda uygulanacak çerçevenin YÖK tarafından belirlenmesi gerek” diyor.  Eğitim Uzmanı Oktay Aydın merkezi sınava göre seçme ve yerleştirmenin hata olduğuna vurgu yaptıktan sonra sistemin nasıl olması gerektiği konusunda şu görüşlerini paylaşıyor: “ÖSYM merkezi bir skor sınavı yapar. Bu sınav, değişik tür bilgi (ders – “subject”) ölçümlerini içerecek şekilde yapılır. İsteyen üniversite bu skorları tümüyle kullanır, isteyen istediği bilgi (ders – “subject”) kısmını alır. İsteyen hiç kullanmaz ya başka ölçütlerle (okul notu, öğretmen referansları ya da öğrenci görüşmeleri) öğrenci alır.”

 

MEB, sınav hakkı için iki statü düşünüyor

Üniversitelere sınav hakkı çalışmasının henüz netleşmediğini, çalışmaların devam ettiğini söyleyen Vakıf Üniversiteleri Birliği Başkanı Rifat Saricaoğlu, bu konuda yapılması gerekenin mevcut üniversitelerin devlet ve vakıf üniversiteleri olarak sınıflandırılması olduğunu söylüyor.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın konuya ilişkin sınıflandırma çalışması hakkında da bilgi veren Sarıcaoğlu, “Benim tahminime göre MEB iki çerçeve oluşturacak; biri devlet ve vakıf üniversiteleri olmak üzere uzun yıllardır eğitim veren üniversiteler bir diğeri de yeni oluşan üniversiteler.” Bu üniversitelerin kendi yönetsel yapılarına göre şartların oluşacağını ifade eden Sarıcaoğlu, bunun altının çok iyi doldurulması gerektiği konusunda uyarıda bulunuyor. MEB’in sınıflandırma çalışmasında farklı mesajlar bulunduğunu ifade eden Rifat Sarıcaoğlu, MEB’in ilk sınıflandırmada belirli üniversiteler kendi sınavını yapabilir derken, diğer sınıfa sınav yapabilme yeteneklerinin olması gerektiğini işaret ettiğini söylüyor.

 

Kriter sadece sınav olmamalı

Öğrenci seçiminde kriterin sadece sınav olmaması gerektiğini de savunan Rifat Sarıcaoğlu, “Çünkü ileriye dönük bakarsak dünyadaki trendler inanılmaz değişiyor. Artık ne ürettiğiniz, öğrencinizin nasıl olacağı ya da öğrencilerin yetenek ve yetileriyle ölçümlenebilir olması gibi tartışma ve uygulamalr bulunuyor. Bu sistemleri gelecek 10 yıl içinde göreceğiz. Harvard gibi üniversitelerin bu konuda şirket kurmaları tesadüf değil. Yükseköğretimde bana göre yapı çok değişecek”

Öğrencilere ciddi serbestliklerin tanınacağını aktaran Sarıcaoğlu, öğrencilerin artık ‘şu dersleri şu üniversiteden alıyorum’ diyecekleri, süre kısıtlamasının olmayacağı, çalışma hayatında olduğu için yükseköğrenimini 10 yılda bile tamamlanabileceği bir sürece ilerlendiğini işaret ediyor.

Zaten dünyada yükseköğrenim için en fazla talebin çalışan kesimden geldiğine işaret eden Rifat Sarıcaoğlu, “Günümüzde hayat boyu eğitim diye bir kavram var.  Üniversiteler sınav hakkı tartışması ile Türkiye de bu çerçeveye hazırlanıyor.  Dolayısıyla sınav bu işin bir kriteri olacak, diğer kriter de öğrenci ile yapılacak mülakat. Gerçekten başvurduğu okulda/bölümde okumak istiyor mu? Yetenekleri bunun için yeterli mi? Bu tür olaylara tek yönlü bakmamak gerekiyor. Çoğu zaman işin özünü kaybediyoruz. Burada asıl önemli olan şey öğrencilerimizin dünyayla rekabet edebilir, hızlı teknoloji değişimine ayak uydurabilir olması. Çünkü karşımızda youtube, Google kuşağı var.  Üniversiteler olarak şu anda ikilem yaşıyoruz.   Okullarımıza en iyi hocaları alıyoruz, istiyoruz. YÖK bir kanun çıkarıyor ve bütünleme hakkı tanıyor. Yani öğrencinin derse gelip gelmemesi önemli değil.  Bu nasıl bir mantık anlamıyorum.?

 

En uygunu Amerikan modelidir 

Türkiye, Hindistan, Çin ve Kore dışında merkezi sınava bu denli yoğunlaşan ülke olmadığını da paylaşan Rifat Sarıcaoğlu,  sınav hakkı konusunda Amerika’nın model olarak alınması gerektiğini savunuyor. Bu sistemde okulların hepsinin serbest olduğunu, okulların kendi şartlarını oluşturduklarını, isterse kendi sınavını yaptığını, isterse de mevcut merkezi sınavdan faydalandığını söylüyor. Brezilya hariç Latin Amerika’da da benzer bir sistem uygulandığını belirten Sarıcaoğlu, “ Türk eğitim sistemi için en uygun model Amerikan modeli” diyor.

Öte yandan bunun hiçbir zaman zamanı ve şeklinin katı olamayacağını anlatan Sarıcaoğlu, “Değişimi başlatmak gerekiyor. Bugüne kadar iş dünyası da dahil, istediğimiz gibi öğrenci yetişmediği yönünde idi. Demek ki mevcut sistemde sıkıntı var.  Geçmişten bu yana sınavlarda birinci olan öğrenciler nerede ona bir bakmak gerekiyor? Sistemde doğru olmayan bir şey var. İmkanı olan öğrencilerle olmayan öğrencilerin okula erişimi eşit şartlarda değil. Sistemin yapılandırılması gerekiyor. Öğrenci ile temasın olması gerekiyor, sadece sınav sonucuna endeksli olmaz bu. Kriterleri değerlendiremiyoruz insanların ne yapmak istediğini anlayamıyoruz.”

Bu sorunun bir günde çözülemeyeceğini bunun için zaman gerektiğini ve doğrunun da zamanla bulunacağının altını çizen Sarıcaoğlu, “Bu nedenle değişime adım atarken bu işin doğrusu yanlışı yok derim. Bana göre sadece bir merkezi sınavdan aldığınız sonuç skor yeterli değildir. Ama şimdilik sadece ücretsiz okuyanlara merkezi sınav yapılır daha sonra ODTÜ gibi, Boğaziçi gibi okullar da bu kapsama girer. Dolayısıyla dershane kültürüne de bu süreç içinde yavaş yavaş başka imkanlarla değişim sağlamış olursunuz.

MEB’in belli sayıda üniversiteye sınav hakkı tanıma gibi bir çözümü olacaksa bu üniversitelerin tahmin edilebileceğini de aktaran Sarıcaoğlu, İstanbul’da birçok üniversite bu kapsama girer, Ankara’da da öyle. Vakıf üniversitelerinde de belli sayıda mezunu olmalı, belli büyüklükte olmalı, İzmir’de Ege ve 9 eylül, Adana’da Çukurova gibi üniversiteler bu kapsamda olabilir.”

Konunun MEB’den ziyade YÖK’ün sorumluluğunda olduğunu da hatırlatan Sarıcaoğlu, devlet ve vakıf üniversitelerinden hangileri düşünülüyorsa bunların rektör ve mütevelli heyetleri ile bir çalıştay yapılması gerektiğini ifade ediyor. Sarıcaoğlu, şu ana kadar bir çağrı olmadığını ve Üniversitelerarası Kurul’da tartışılma ihtimaline de vurgu yaparak, “ Çok akademik kalır. Akademik dünya dışında da görüşler alınmalı. Çünkü geleceğin işvereni olarak iş dünyası da yükseköğretimde paydaştır” diye konuşuyor.

 

Sınav hakkı uygulaması rasyonel değil

Hacettepe Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. A. Murat Tuncer, üniversitelerin sınav hakkına sahip olmasını doğru bulmuyor. Her yıl, yaklaşık 2 milyon adayın yükseköğretim için yarıştığı bir sistemde, her üniversitenin kendi öğrencilerini seçmesi gibi bir yöntemin uygulanabilir olmadığını ifade eden Tuncer,  konuyu şöyle açıklıyor: “Herhangi bir üniversitenin kendi öğrencilerini seçeceğini varsayalım. Örneğin Tıp Fakültesi için on binlerce başvuru oldu. Bu üniversite, hangi kurumsal kapasitesi ile sınav yapabilir ve de objektif bir değerlendirmede bulunabilir. ? Bu, teknik olarak mümkünse bile hem maliyet hem de ölçme değerlendirme rasyonelliği açısından doğru değildir.”

 

Üniversite yönetimlerine baskı riski var

Türkiye’de ciddi bir öğrenci yığılması ve aşırı talep ortamının olduğuna vurgu yapan Prof. Dr. Tuncer, böyle bir ortamda, üniversitelere kendi sınav hakkının verilmesinin akılcı olmayacağını, mevcut koşullar değerlendirildiğinde ise, bu konunun ancak 15-20 yıl sonrası için tartışılacak bir gündem olabileceğini ifade ediyor. Konunun mali açıdan olduğu kadar diğer boyutları ile de incelenmesi halinde; böyle bir seçme ve yerleştirme organizasyonunun üniversite yönetimlerine baskı riskini artıracağını söyleyen Tuncer, sınav hakkının bu nedenle bile doğru bir uygulama olmadığını savunuyor.

Öte yandan, yükseköğretime yerleştirme konusunda, dünyada farklı uygulamalar olduğunu anlatan Tuncer, konuya ilişkin olarak şu bilgileri paylaşıyor: “Bazı ülkeler tıpkı Türkiye’deki gibi merkezi seçme ve yerleştirme sistemini uygularken bazı ülkeler ise, ulusal hatta uluslararası düzeylerdeki SAT, GCE gibi testlere veya bu testlerle birlikte öğrencilerin ortaöğretim başarılarına göre değerlendirme yapabiliyor. Bu sınavlarla birlikte öğrencilerle yapılan mülakatlara göre seçim yapan ülkeler de var.”

 

Sistemi, arz ve talep arasındaki açık belirler

Rektör Tuncer’e göre her ülkenin koşulları farklı ve sistemi belirleyen en kritik nokta arz ve talep arasındaki açık. Sınav hakkının uygulanabilir olması için mevcut sistemin, hem nicelik hem de nitelik bakımından öğrenci taleplerine yeterince cevap verebilecek düzey ve kapasiteye sahip olması gerektiğini vurgulayan Tuncer, Türkiye gibi talebin arzı çok aştığı ve bazı fakültelerde binlerce adayın bulunduğu sistemlerde böyle bir uygulamanın çok zor olacağını kaydediyor. Tuncer bu nedenle de, Türkiye’deki tüm koşulların bugün için merkezi sınavı kaçınılmaz kıldığını ekliyor.

 

ÖSYM dışı sınav merkezleri oluşur

Tuncer, tüm bu koşullara rağmen üniversitelere seçme hakkı verilmesi durumunda, her üniversitenin kendi seçme düzenini kurmaya girişeceğini,  hatta bu seçme düzeni girişimlerinin tek bir üniversite düzeyinde kalmayıp bir takım ortak organizasyonlar gündeme gelebileceğini dikkat çekiyor.  “Çünkü böyle bir düzeni kurmak oldukça geniş bir organizasyon ve maliyet gerektirir diye konuşan Tuncer, zaman içinde ÖSYM dışında, üniversitelerin ortak girişimi olan bir sınav merkezinin ortaya çıkabileceğini ve birçok üniversitenin bu sınav merkezinin sonuçlarına göre öğrenci almaya yönelebileceğini düşünüyor.  Tuncer konuya ilişkin şunları ekliyor: “Dolayısıyla her düzenleme nihai olarak merkezi düzeyde etkili bir organizasyona doğru kayma eğilimi gösterecektir. Gelişmiş ülkelerdeki genel eğilim de budur. Önemli olan güvenilir bir sınav merkezinin ortaya çıkmasıdır. Herkes bunu arayacaktır.”

Türkiye’nin öğrenci seçme ve yerleştirme konusunda yaklaşık 50 yıllık bir deneyim ve başarı örneğine sahip olduğuna vurgu yapan Hacettepe Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Murat Tuncer,  zaman zaman zorluklar yaşansa da ÖSYM’nin ulusal ve uluslararası düzeyde yüksek güvenilirliğe sahip bir kurum olduğunu söylüyor. “Öyle bir kurum işler haldeyken üniversiteye öğrenci seçmede yeni bir yol aramak akla uygun bir yaklaşım değildir, bugünün de gündemi değildir” diye konuşan Tuncer’in görüşleri şöyle: Türkiye, yeni seçme yöntemleri arama yerine dikkatini yükseköğretim yatırımlarını artırmaya ve fırsatları genişletmeye, yükseköğretimde kaliteyi geliştirmeye ve bilimsel çalışmaları artırmaya vermelidir.

 

ÖSYM artık mevcut sayısal tabloyu taşımıyor

Eğitim Uzmanı Oktay Aydın’ın  ‘üniversitelere sınav hakkı’  konusundaki görüşleri ise H.Ü Rektörü Murat Tuncer’den farklı. Aydın,  asıl yanlış olanın;  200’e yakın üniversitede 500 bini lisans, 500 bini ön lisans olmak üzere toplam 1 milyon kişilik öğrenci kontenjanı için tek tip merkezi sınav ve merkezi yerleştirme sisteminin varlığı olduğunu savunuyor.

Oktay Aydın sistemin nasıl olması gerektiği hakkında ise şunları söylüyor: “ÖSYM merkezi bir skor sınavı yapar. Bu sınav, değişik tür bilgi (ders – “subject”) ölçümlerini içerecek şekilde yapılır. İsteyen üniversite bu skorları tümüyle kullanır, isteyen istediği bilgi (ders – “subject”) kısmını alır. İsteyen hiç kullanmaz ya başka ölçütlerle (okul notu, öğretmen referansları ya da öğrenci görüşmeleri) öğrenci alır.”

Merkezi yerleştirme sisteminin mevcut sayısal tabloyu taşımadığı ifade eden Oktay Aydın,  üniversitelerin tek tek ya da belli gruplar halinde sınav yapmalarının ise teknik olarak olanaklı olmadığını belirtiyor. Oktay, “Bu pratiklik açısından da sağlıklı olmayacaktır” diyor .

 

Skor sınavla yerleştirmeyi üniversiteler yapar

Öte yandan, adının ister YGS ister ÖSS isterse de ÜSS olsun,  öğrencilerin lise bilgilerini (ders – “subject”) ölçen sınavlar yapılabileceğini tekrarlayan Aydın, ardından skorlar yayınlanacağını, bu skorları kullanıp kullanmama hakkının ise üniversitelere ait olacağını aktarıyor.  Aydın, böylelikle yerleştirmelerin üniversite bazında olacağını söylüyor.

Böyle bir sistemin hayata geçirilmesi durumunda,  bazı tartışmaların kendiliğinden ortadan kalkacağını aktaran Eğitim Uzmanı Oktay Aydın şunları kaydediyor:  “Sınav hakkı tartışmasında en çok sorulan sorulardan biri de, hangi üniversiteye bu hakkın verilmesi gerektiği ya da kısıtlamaya ihtiyaç olup olmadığıdır. Bu sistem kısıtlama gibi tartışmalara yer bırakmayacaktır. ÖSYM, bu sınavı yılda 10 kez uygular. 10. Sınıftan itibaren girilebilecek şekilde isteyen aday istediği kadar girer, her skor 2 yıl için geçerli olur ve en yüksek skor kullanılır. Skorları öğrenciye bile vermeye gerek kalmaz.  Sistem, hangi üniversite hangi öğrenci için istekte bulunursa elektronik ortamda iletir; TOEFL, SAT, ACT, IELTS vb. sınavlarda olduğu gibi.”

 

İsteyen üniversite kendi sınavını da yapabilir

Öte yandan isteyen üniversitelerin kendi sınavını yapabileceğini ancak yukarıda aktarılan sistemin uygulanması durumunda hiçbir üniversitenin bu zahmetli ve sıkıntılı sınavı yapmayacağını düşünüyor. Yükseköğretimin en çok geliştiği ABD, kıta Avrupası, Japonya ve Güney Kore gibi örneklerde de tek tek sınav uygulamasının yok denecek kadar az olduğu bilgisini veren Oktay Aydın, “Genelde, merkezi sınavlar uygulanıyor. Hatta birçok özel kuruluş tarafından yapılan çok çeşitli skor sınavları bulunuyor. İsteyen üniversite istediği kuruluşun sınavlarını kullanabiliyor. Devlet sadece bu sınav merkezlerinin güvenilirliğini denetliyor ve bir suistimal varsa lisansını iptal ediyor. Bu modeller iyice incelenerek, Türkiye koşullarına adaptasyonu sağlanabilir”

Öte yandan tek tek sınav hakkı verilmesi ya da üniversitelerin de böyle bir talepte bulunacağı ihtimalinin zayıf olduğunu söyleyen Oktay Aydın, “Özellikle vakıf üniversiteleri ile Anayasa değişir ve kurulur ise özel üniversitelerin skor sınav uygulamasını tercih edeceklerini söylüyor. Aydın’a göre yüksek taban puanlı öğrenci alan ve çok talep gören devlet üniversiteleri de tıpkı vakıf üniversiteleri gibi tercihte bulunabilir.  Aydın, yine özellikle vakıf ve özel üniversitelerin çoğunun yerleştirmenin yani öğrenci alımının da kendilerine bırakılmasını isteyeceğini öngörüyor.

İstanbul Kültür Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Sıddıka Semahat Demir, Milli Eğitim Bakanlığı, YÖK ve ÖSYM tarafından henüz yapılan resmi bir açıklama olmamasına dikkat çekerek, bu nedenle konu hakkında kesin hükümler vermemiz doğru olamayacağını ancak ülkemizde elemeye yönelik sınavların olmasının kaçınılmaz olduğunu aktarıyor. “Zira arz ve talep arasında birebir eşleşme yapmanız pratikte mümkün olmayacaktır.” Diye konuşan Demir, “Makro ölçekte arz ve talep arasında eşitlik sağlasanız bile bazı üniversite ve bölümler daha fazla diğerleri daha az talep görecektir. Bu durumda da kısıtlı kontenjana kimin yerleşeceği konusunda mutlaka bir eleme mekanizması işletilmek zorunda kalacaktır. Şu anda bu eleme mekanizması YGS ve LYS sınavları ile yapılıyor. Gerek devletin üst kurumlarının gerekse kamuoyunun şu anda üzerinde kafa yorduğu husus, bu eleme yönteminin nasıl yapılacağıdır” diyerek görüşlerini aktarıyor.

Öte yandan, üniversiteye öğrencilerin yerleşmesi ile ilgili uygulanacak yöntemin çok hassasiyetle tasarlanması gerektiğini ifade eden Demir, uygulamada kullanılan ölçme ve seçim kriterlerin hem şeffaf hem de bilimsel dayanaklarının güçlü olması gerektiğine vurgu yapıyor. Demir konuya ilişkin şöyle konuşuyor: “Uygulanacak eleme sınavlarının üniversitelerin kendileri tarafından mı yoksa merkezi olarak ÖSYM tarafından mı yapılacağı kurulacak yeni sistemin önemli seçimlerinden biri olduğu aşikâr. Eğer sınavlar üniversiteler tarafından yapılacak olursa, adayların bir kez yerine çok kez sınava girmeleri gerekecek, sınavların hazırlanması, değerlendirilmesi üniversiteler için ek bir işi yükü getirecek. Bunun yanı sıra sınav güvenliği ve şeffaflığı konusunda titizlik gösterilmesi gerekecektir.”

Yorum yap