YÖK yetkilerini üniversitelerle paylaşmalı

18 Temmuz 2013

Dünyanın hiçbir yerinde kuruluşa onay veren yapıların aynı zamanda deneyimi yapan yapılar olmadığını belirten YÖK Üyesi Prof. Dr. Ayşe Soysal, yeni yasa tasarısında da YÖK’ün bazı yetkilerinden vazgeçemediğini belirtiyor.

YÖK Üyesi Prof. Dr. Ayşe Sosyal, uzun bir hazırlık sürecinin ardından, Meclis gündemine gelmesi beklenen YÖK Yasa Tasarısı’nın hazırlık aşamasında herkesten görüş alındığını ancak ortaya çıkan çok farklı görüşlerin tutarlı bir metne dönüştürülmesinin başarılamadığını belirtiyor. YÖK Yasası’nın her şeyden önce felsefi olarak değişmesi gerektiğini ifade eden Prof. Dr. Soysal, “Bu yasanın değişmesi benim için Türkiye’nin darbe süreçlerinden uzaklaştığını göstermesi açısından duygusal bir konudur. Yasa bu konuda bir kilometre taşı olacaktır bu nedenle de değişmelidir” diyor. Aynı zamanda Boğaziçi Üniversitesi’nin ilk kadın rektörü olarak da görev almış olan YÖK Üyesi Prof. Dr. Ayşe Soysal, YÖK Yasa Taslağı’ndaki en önemli maddelerin Anayasa’da var olan maddeler olduğunu hatırlatarak: “Bu konuda gönlümden geçen şey öncelikle gerekli yasa değişikliği olmasıydı. Ancak bu konuda henüz yol alınmamıştır” diyor. Prof. Dr. Ayşe Soysal ile Meclis gündemine gelmesi beklenen YÖK Yasa Taslağı ile üniversiteleri konuştuk.

 

Uzun bir YÖK Yasa Taslağı Süreci yaşandı ve YÖK Şubat ayında taslak ile ilgili süreci tamamlayarak Meclis Milli Eğitim Komisyonu’na iletti. Bugünlerde ise artık bu yasa taslağı Meclis gündemine gelmek üzere. Taslağın hazırlık aşamasında taraflardan yeterince görüş alındı mı? Herkesin görüşünün alındığını düşünüyor musunuz?

Aslında herkesin görüşünün alındığını düşünüyorum. Çünkü bu yasayı yapma yoluna girmeden önce herkes bu konuda yazdı ve çizdi. Görüşlerini bir şekilde ifade etti. Burada asıl sorun; herkesten görüş alınıp alınmaması değil, çok çok farklı görüşlerin tutarlı bir felsefe çerçevesinde tutarlı bir metne dönüştürülmesi sorunudur. Bunu da üniversitenin ne olduğunu düşünerek yapmanız gerekiyor. Üniversite meslek edindiren bir yer midir yoksa insanları adam eden bir yer midir? Bu konuda bir tutarlılık sağlanamadı. Çok farklı görüşler ortaya atıldı ancak bu görüşleri birleştirme konusunda başarılı olunamadı.

 

Görüşlerin alınmasını içeren süreç çok da hızlı gelişmedi. YÖK hazırlanan taslağın metnini internette de paylaştı. Fakat Milli Eğitim Bakanı Sayın Nabi Avcı’nın bir tespiti vardı. Bir kurum değişecekse onu o kurumun üyeleri değiştirmemeli. Bu tespit doğru mudur? Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Tamamen aynı fikirdeyim. Kurulda bunu yapacak kişiler biz değiliz. Hatta şunu ifade etmem gerekirse bu konuda çok da üzüldüm. Çünkü YÖK üyesi olarak değil de bağımsız bir akademisyen olarak bu yasa taslağına çok daha fazla katkı sunabilirdim. Çünkü her kurum yıllar geçtikçe bir kimlik yakalıyor ve benimsiyor. YÖK’ün o kimliği de otoriter olmasıdır. Durduk yere aslan aslanlıktan, kurt kurtluktan, çakal çakallıktan vazgeçer mi? Vazgeçmez. O yasa taslağının girişinde, üniversite özerkliğine ve çeşitliliğine inanıyoruz desek de bunu detaylara koyamadık. Çünkü elimizdekinden vazgeçmek istenmedi. Aslında bu insani bir defodur. Nabi Bey’in teşhis ettiği şey budur. Ben de bu teşhise katılıyorum. Zaten yasa tasarısı bu nedenle iyi olmamıştır.

 

YÖK Yasa Taslağı’nda size göre en önemli maddeler hangileriydi?

YÖK Yasa Taslağı’nda yer alan en önemli maddelerin bir kısmı Anayasa’da yer alan maddelerdir. YÖK’ün görevleri arasında bulunan yönetme görevi gibi… YÖK’ün yönetme görevinin dışında aslında geriye pek bir şey de kalmaz. Yönetme kapsayıcı bir maddedir. Bu nedenle de benim gönlümden geçen şey öncelikle taslaktan önce Anayasadaki bu maddelerin değişmesiydi. Ne yazık ki bu süreç bir birine bağlı ilerlemiyor. Meclis Anayasa Komitesi kendi çalışmasını yapıyor ve orada bu konularla ilgili olarak yol alınmadığını biliyoruz. Bu temelde konuşacak olursak bu denklem hala duruyor. Bu denklemin değişmesi için önce Anayasal engelin kalması gerekiyor. Aslında bana göre mevcut sistemde yasa bile yapmadan, birçok yorum yumuşatılarak bile bazı çözümlerin üretilir. Şöyle bir durumun olduğuna inanmıyorum: “Şu anda sistem kötü çünkü yasalar kötü. Yasaları değiştirirseniz sistem de düzelir.” Konuyu buraya indirmekten yana değilim. Böyle bir model yok. Meselenin bu kadar basit olduğunu da düşünmüyorum. Konuya bir de şu açıdan bakmak lazım. Sonuç olarak üniversiteleri baskı altına alan bir yasa var ve bu yasa tüm üniversitelerde geçerli. Ancak her üniversitede farklı durum var. Neden bazı üniversiteler daha iyi de bazıları kötü? Çünkü hepsi farklı. Ben bu iyi örneklerin düzelmesi ile sistemin iyileşebileceğine inanıyorum. İyi örnekler çoğalmalı. Yasa yaparak sistemi iyileştiremezsiniz sadece eski sistemde engellenen ne ise o yönünü ortadan kaldırırsınız. Sadece yasa yapmakla sistem düzelmez.

 

Bu yasa değişikliğinin ana sebeplerinden biri de, darbe şartlarında hazırlanan 1982 Anayasası’nın yükseköğretim sistemi üzerindeki etkilerini silmek değil mi?

Zaten böyle bir yasa değişikliğinin felsefi açıdan yapılması gerekiyor. Çünkü Türkiye’de her zaman üniversiteler üzerinden politika yapma bir mekanizma olarak kullanıldı. Bu çok kötü kullanıldı. Bugünkü yasa da bir zamanki politikanın eseridir. Bunun her şeyden önce duygusal anlamda değişmesi gerekiyor. Bu yasanın değişmesi benim gözümde Türkiye’nin darbeden uzaklaşmasının kilometre taşıdır. Bu nedenle felsefi olarak değişmesini istiyorum.

 

Anayasa’daki en azından eğitim ile ilgili maddelerin değişmesi konusunda umudunuz var mı?

Her 10 yılda bir darbe yaşayan biri olarak, Anayasa değişikliği ile ilgili umudumdan çok ısrarlarım üzerinden konuşur oldum. Yani benim bu yasadaki darbe kalıntısı maddelerin temizlenmesi konusunda ısrarlı taleplerim var. Umudum veya umutsuzluğumla ilgili bir şey söylemek istemiyorum. Çünkü o benim şahsi meselem. Ama kesinlikle ısrarlıyım çünkü bunun değişmesi lazım diye düşünüyorum. Ama öte yandan da gündelik işleyişteki problemlerin ortadan kalkması aslında felsefi olarak da YÖK’ün yetkilerini üniversitelerle paylaşmasıyla sağlanabilir. Çünkü ben bir çok farklı YÖK başkanının döneminde üniversite yöneticiliği yaptım. Mesela devlet üniversitelerinde kadroya atama sürecinde çok farklı örneklerle çalıştım. Birinde kadronuzla ilgili kullanma iznini kendiniz istiyorsanız atamayı kendiniz yapmış oluyordunuz. Yani YÖK üniversiteye bırakmıştı. Başkasında YÖK’e yazıyorsunuz, kadro kullanma izni istiyorsunuz, onlar bakıyorlar, geri dönüp onay veriyorlardı… Yasa aynıydı ama uygulamalar farklıydı. Demek ki farklı yorumlarla farklı uygulamalar yapmak mümkün. Üniversite işleyişini rahatlatmak için neleri nasıl yorumlayabiliriz dersek gündelik hayatta bir çok konuda rahatlık sağlayacağımıza inanıyorum. Ama tabii tehdit kalkmıyor ortadan… Günün birinde başka bir başkan gelir “Anayasa bana bu yetkileri veriyor, yetki bendedir” dediği zaman her şey başka olabiliyor. Bir yandan ısrarla yasal temelin değişmesini talep ediyorum, öte yandan o olana kadar da bizim bu işi başka şekillerde rahatlatmamız gerektiğini düşünüyorum.

 

Üniversitelerin YÖK’le arasındaki denetim ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz? Denetim ve akreditasyon nasıl olmalı?

Ben bunu dünyada başarılı bulduğum örneklerin yapısı üzerinden cevaplayayım. Bir kere akreditasyonun YÖK’ten veya onu temsil edecek yeni kurumdan bağımsızlaştırılması lazım. Çünkü YÖK bir şeyin kurulmasına karar veriyorsa denetimi yapan da aynı kurum olmamalı. Bu dünyamızda artık çok temel bir prensip. Tüm batı ülkelerinde ya tamamen devlet dışı STK olarak kurulmuş akreditasyon yapıları var, ya da yarı devlet modelleri var. Burada birçok model var ama akreditasyon bu yapıdan bağımsız hale getirilmeli. Bizim onu yapmamız lazım ve Denetleme Kurulu denen şeyin tamamen ortadan kalkması lazım. Üniversitelere YÖK’ten birileri gelip denetlememeli, bağımsız akreditasyon kurumları yapmalı bunu.

 

YÖK denetimi hiçbir alanda mı olmamalı? Mali, idari, akademik olarak ayrıştırmalı mı yoksa?

Akademik anlamda akreditasyon tamamen bağımsız olmalı. Şu an için mesela Türkiye’de bunun bence çok güzel bir örneği MÜDEK. MÜDEK şu anda ABD’nin mühendislik akreditasyon kurulu olan ABET’in temsilcisi olarak bu işleri yapar hale geldi. Mali denetim mutlaka yapılmalı. Devlet üniversiteleri, bütçesini devletten alan diğer kurumlar gibi Sayıştay tarafından denetleniyor. Bunun aynen devam etmesi gerektiğini düşünüyorum. Vakıf üniversitelerinin, mütevelli heyetinin bir iç mali denetimi olacak ve de Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün bir denetimine açık olacak.

 

Üniversitelerdeki özerklik konusunda görüşleriniz nelerdir?

Özerklik konusunda farklı detaylara girerseniz farklı modeller olabilir. Ancak özerklik konusunda ana tema aynıdır. Çünkü Türkiye’deki tüm üniversitelerin sorunu aynıdır. Bu sorun sonuç olarak sistem ile ilgilidir. Türkiye’deki üniversiteler belirlenen parametrelere göre; puan, not, karne gibi bu konularda nal topladı. Bizim gibi Bulgaristan gibi ülkelerde de sonuç aynı. Türkiye sadece devlet üniversitelerinde kendi yöneticisini seçme konusunda o üniversitenin öğretim üyelerine sorduğu için puanını biraz yükseltti. Onun dışında tüm konularda nal topluyoruz.

 

Ne kadar oldu bu çalışma yapılalı?

Sözünü ettiğimiz bu sıralama yaklaşık 2 yıl önce yapıldı. Sıralama konusunda çok ciddi değişiklik olduğunu düşünmüyorum. Çünkü sistemde ciddi bir değişiklik olmadı. Ayrıca sistem değişikliği sadece bizde değil başka ülkelerde de çok hızlı olmuyor.

 

YÖK Yasa Taslağı’nın önemli maddelerinden biri de üniversite yönetimlerinin belirlenmesi oldu.  Rektör seçimlerine ilişkin 3 farklı taslak vardı? Size göre hangisi doğrudur?

Rektör seçimleri konusunun bu kadar sıcak bir konu olmasının nedeni, hiç kimsenin bu sistemden gelmiş olan rektörlerden memnun olmamasıdır. Başka bir sistemin daha nitelikli kişileri seçip seçmeyeceği konusunu ise bilmiyoruz. Bu noktada en doğru rektörü bulmak konusunda nasıl bir yöntem izlendiğinden çok bunu her kim yapacak ise, rektörlerin nasıl biri olması gerektiği konusunda bilgilendirilmiş olmasıdır. Yani rektör seçimlerinde kriter, yandaş ya da memleketli olup olmama değil adayların yetkinlikleri üzerinden olmalıdır. Biz bunu pek beceremez durumdayız. Çünkü seçimler çok fazla politize oldu ya da popülizm yapılıyor. Yeni bir devlet üniversitesi açılacağı zaman adaylar belirleniyor ve cumhurbaşkanı seçim yapıyor. Burada seçme durumu yok. Ancak şunu söylemek gerekiyor ki, YÖK Üyesi olarak bu tür rektör adayları toplantılarında istenen özellikte rektör adaylarını gördüğümüz, doğru isimlerle buluştuğumuz söylenemez. Çünkü gelen rektör adaylarının çoğu, akademisyenden çok bürokrata benziyor. Adayların çok büyük kısmının bürokrat yapıda olmasının ardındaki en temel neden de Türkiye’de bürokrat yapının kıymet görmesidir. Ayrıca unutmamak gerekiyor ki, Türkiye’de üniversiteler tıpkı bir Sayıştay, Danıştay gibi bürokratik kurumlar gibi görülmüşler. YÖK de bu kurumların durduğu yerde duruyor. Yani Türkiye’de üniversite ile bürokrasi yan yana görülüyor. Öte yandan sistemin de Anadolu’da gelişmesiyle birlikte bu bürokrat yapı daha da oturuyor. Bu yapının yakın dönemde değişeceğini de düşünmüyorum çünkü hala ‘müdür bey ya da bürokrat tipli’ kişilerin daha fazla itimat gördüğünü görüyoruz. Ayrıca bu durumun değişmesi için akademisyen yapıdaki rektörlerin bu işi daha iyi yapacaklarına inanılması gerekiyor. Henüz böyle bir durum yok. Bu konuda da aslında iyi örneklerin çoğalmadığını görüyoruz.

 

Vakıf üniversitelerinin YÖK’te temsil edilmesi gerektiğini düşünüyor musunuz?

Vakıf üniversitelerinden bu tür taleplerin olduğunu biliyoruz. Mütevelli heyet başkanları ve rektörlerle karşılaştığımızda bu konu dile getiriliyor. Ancak ben bu talebin çok da anlamlı olduğunu düşünmüyorum. Bu konuda elbette YÖK’te bir duyarlılık olmak zorundadır. Ayrıca şunu da belirtmek gerekiyor ki, şu anda YÖK’ün merkez yönetiminde belki de bürokratik yapının bir yansıması olarak sermayeye yani vakıf üniversitelerine karşı bir güvensizlik ve şüphe durumu var. Bunun tedavi edilmesi gereken bir maraz olduğunu düşünüyorum. Bu sorunun daha önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu tedavi edilmezse YÖK ve vakıf üniversiteleri arasında karşılıklı güven engellenmiş olacaktır. Ayrıca ben temsilciliklere de inanmıyorum. Çünkü temsilciler zamanla robotlaşıyor. Bu tür yapılarda bir süre sonra herkes sadece kendi fikrini söyleme derdine düşüyor ve uzlaşı ortadan kalıyor. Vakıf ya da başka paydaşların tartışmaları kilitleyeceğini düşünüyorum. Şu anda YÖK Başkanı da dahil olmak üzere birçok kişi vakıf üniversitelerinden geliyor ve bu güvensizlik durumunu tüm YÖK’e mal etmek istemem. Ancak memurun özel sektöre karşı güvensizliğine benzeyen bir durum olduğunu tespit etmek gerekiyor.

 

YÖK Yasa Taslağı’nda üniversitelere giriş sistemi ile ilgili herhangi bir madde yoktu? Bunun özel bir nedeni var mı?

Bunu özellikle yapmadık. Çünkü üniversitenin ne olduğu başka bir şey giriş sistemi başka bir şeydir. Bunlar birbiri ile ilgili konular değil. Türkiye’de giriş sistemi büyük bir problem arz etmektedir. Yüksek bir talep olmasına karşın arz yeterli değil. Bu nedenle de çok sert bir eleme sistemi var. Bu konuya bu sistemden de bakmak gerekiyor. Yeni program sayısı çok fazla arttı. Bunlar arasında düşünülmeden kurulan programlar da var. Bunu devlet üniversiteleri de yapıyor, vakıf üniversiteleri de… Arzın çoğalması ve talebin azalması ile birlikte sıkıntı azaltacaktır.

 

Yasa taslağında üniversitelerin kendi kontenjanlarını belirlemesi ve kendi sınavlarını yapması konusunda da beklentileri vardı. Bunlar hakkında yakın zamanda çalışmalar olur mu?

Bu konuda birkaç husus var. Yakın vadede kolay çözülmeyecek, zor ve farklı parametreler olduğunu söylemekte fayda var. Çünkü vakıf üniversitelerinin veya diğer üniversitelerin farklı talepleri var. Önümüzdeki dönem giriş sistemi ile ilgili olarak farklı alternatiflerin konuşulacağını düşünüyorum. Bunları aşamalı olarak çözebilirsiniz. Öte yandan giriş sistemi gibi önemli konularda hızlı değişimler çok tepki topluyor. Bu nedenle bu tip değişimleri daha stratejik planlar çerçevesinde zamana yayarak yapmak gerekiyor. Hedef belirlemek gerekiyor. Burada dikkat edilmesi gereken diğer bir konu da akreditasyondur. Türkiye’de akreditasyon süreci ne yazık ki olmadığı için üniversitelerle ilgili olarak sadece girdiler var. Girdi derken de elbette taban puanlardan bahsediyoruz. Çıktılarla ilgili olarak YÖK hiçbir veri toplama yapmamış. Girdi ve çıktıları bir arada konuşabilseydik sorunlara daha kolay çözüm bulabilecektik. Burada yapılması gereken şey programların girdi verileri kadar yani puanlar kadar bu programlardaki öğrencilerin eğitim kalitesi, mezun olduktan sonraki istihdam konumları, ne yapıp yapmadıkları konusunda verilerin, çıktıların toplanmasıdır. Giriş sistemi konusunda bir ek daha yapmak isterim ki, YÖK üzerinde ciddi bir baskı var. Özellikle klasik sol sendikalarda hakim olan ve yanlış yorumlanan fırsat eşitliği konusu var. Tek modelliğin eşitlik olduğu algısı, duygusal bir beklenti yaratıyor. Ayrıca bu konu sadece bürokratların yapacağı bir konu değil. Bu konuda ciddi bir PR çalışması yapılmalı, çokça yazılmalı ve tartışılmalıdır ki hayata geçtiği zaman tepkiler azalmış olsun.

 

Vakıf üniversitelerinin sayısının artması konusunda sizin görüşleriniz nedir? Sayının artması kaliteyi düşürdüğü yönünde değerlendirmeler de var.

Vakıf üniversiteleri birer girişimdir. Vakıf üniversitelerinin sayısının ne olduğunun hiçbir anlamı yoktur. Bu soruya verilecek cevap ancak “neden artmasın ki” olur. Hatta bu konuda şunu da eklemek gerekiyor ki, bilindiği gibi vakıf üniversitelerinin kurulması için bir devlet üniversitesinin garantörlüğü gerekiyor. Bundan da vazgeçmek gerektiğini düşünüyorum. Burada gereksiz bir korumacılık durumu var. Öte yandan devlet garantörlüğü olmasına karşın bir yandan da herhangi bir sorun yaşanması yani vakıf üniversitesinin batması ya da iflas etmesi durumunda ortaya çıkacak sorunun nasıl çözümleneceği konusunda da bir yasal bir netlik yok. Böyle bir sorun olması durumunda binlerce mahkeme olacağını düşünüyorum. Bu anlamda vakıf üniversitelerinin sayılarını çoğalmasında bir sakınca görmediğim gibi mevcut korumacılıktan da vazgeçilmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü iyi olanla kötü olanın ayrışması gerekiyor. Önemli olan üniversiteye ait para kaynağının devlet ya da holding kaynaklı olması değil nasıl yönetildiğidir.

 

Yasa taslağında yer alan özel üniversiteler konusunda ne düşünüyorsunuz?

Özel üniversitelere karşı bir itirazım yok. Hatta şu anda mevcutta vakıf üniversitelerinin çok az kısmı gerçek anlamda vakıf niyetiyle kurulmuş yapılardır. Ortada böyle bir durum varken özel üniversitelerin açık hizmet vermesi gerekir. Bunun gizli olması daha sıkıntılı bir durumdur. Bu üniversitelerin sağlıklı olarak rekabet etmesi için de gerekmektedir. Bu nedenle de vakıf, özel ya da farklı şekillerde ayrışmanın olması olumlu bir durumdur.

 

Üniversiteler tematik olarak da ayrışıyorlar artık. Farklı ilgi alanlarına odaklanmış üniversitesiler hakkında ne düşünüyorsunuz?

Tematik üniversiteler çok güncel bir konu oldu ve bu üniversiteler çeşitliliği artırdılar. Bunun olumlu olduğunu düşünüyorum. Çünkü pek çok üniversite bir çerçeve ile başlayıp daha sonra farklı alanlara kaymaya çalışıyor. Mühendislik ile başlayıp, mühendislik de olsun, tıp da olsun, hukuk da olsun gibi taleplerde bulunuluyor. Bu talepleri gördüğümüz zaman üniversite yönetmenin, bir mühendislik ya da hukuk disiplinlerinin görüş olarak örtüşmesinin ne kadar zor olduğunu bilmeden bu gibi taleplerin olması güvensizlik yaratıyor. Tematik üniversitelerin ne kadar başarılı olduğunu ölçmek için bu üniversitelerin kendi alanlarında öğrenci almaya devam etmesi gerekmektedir.

 

YÖK Yasa Tasarısı’nda yabancı üniversitelerden de bahsediliyor. Yabancı üniversiteler sizce Türkiye’de kampüs açabilmeli mi?

Devlet üniversitesinde de yöneticilik yapmış biri olarak şunu belirtebilirim ki, burada kıstasımız rekabet eşitliğinin olmasıdır. Ancak mevcut durumda yabancı üniversitelerle, vakıf ya da devlet üniversitelerinin eşit koşullarda rekabet etmeyeceği çünkü tamamen kendi hukukları çerçevesinde faaliyet gösterecekleri görünüyor. Bu bir olumsuzluktur. Çünkü serbest rekabet olmayacak. Oysa devletin idari ve mali konularda ne kadar kısıtlayıcı olabildiğini çok iyi biliyorum. Onlar ise bu konuyu aşmış olacak.

 

Prof. Dr. Ayşe Soysal Kimdir?

Ayşe Soysal, 1948’de İstanbul’da dünyaya geldi. 1967’de Robert Kolej’i, ardından da Robert Kolej Yüksek Okulu’nu başarıyla bitirdi. 1971’de üniversite birincisi olarak fizik-matematik çift ana dal programından mezun oldu. Fulbright bursu ile ABD’ye giden Soysal, Michigan Üniversitesi Matematik Bölümü’nde lisansüstü çalışmalarına devam etti ve asistan olarak ders verdikten sonra 1973’te başarılı Asyalı kadın doktora öğrencilerine verilen Betsy Barbour bursunu almaya temsil gösterilen ilk Türk öğrenci oldu. Soysal, 1976’da Boğaziçi Üniversitesi Matematik Bölümü’nde öğretim üyesi olarak işe başladı. 1981 de doçentliğe, 1991’de profesörlüğe yükseldi. Fakülte yönetim kurulu üyeliği, dekan yardımcılığı, araştırma fonu yönetim kurulu üyeliği, matematik bölüm başkanlığı ve üniversitelerarası kurul temsilciliği gibi birçok idari görevde bulunan Soysal, 1993-2000 yılları arasında UNESCES Türkiye Milli Komisyonu yönetim kurulu üyesi olarak çalıştı. 1992’de 140 yıllık Boğaziçi Üniversitesi’nin ilk kadın dekanı sıfatıyla Fen Edebiyat Fakültesi’nde göreve başladı. 2004 yılında bu kurumun tarihinde ilk defa rektörlüğe atanan kadın akademisyen olma ünvanıyla başladığı görevini 2008 yılına kadar sürdürdü. 2009 yılından bu yana YÖK Üyesi olan Prof. Soysal, halen Boğaziçi Üniversitesi Matematik Bölümü’nde akademik çalışmalarını sürdürmektedir.

Yorum yap