Yükseköğretime girişte yeni açılımlar nasıl sağlanır?

4 Mayıs 2015

ÖSYM tarafından iki aşamalı test sistemi ile yapılan yükseköğretime giriş, öğrencilerin bilgilerini, yeteneklerini, sosyalliklerini ne kadar değerlendirebiliyor? Bu soruya olumsuz cevap veren vakıf üniversiteleri, en azından bazı bölümlere öğrenci seçme ve yerleştirme konusunda esneklik talep ediyorlar.  

Türkiye’de yükseköğretime giriş, Ölçme, Seçme ve Yerleştirme (ÖSYM) tarafından iki aşamalı olarak yapılıyor. İlk aşama olan Yükseköğretime Geçiş Sınavı’ndaki (YGS) herhangi bir alandan 180 ve üzeri alan adaylar, alanlarına göre Lisans Yerleştirme Sınavı’na (LYS) girmeye hak kazanıyorlar. YGS’de ortak müfredata dayalı Türkçe, Sosyal Bilimler, Temel Matematik ve Fen Bilimleri Testleri çözülürken LYS’de, Matematik, Fen Bilimleri, Edebiyat-Coğrafya, Sosyal Bilimler ve Yabancı Dil Sınavları yer alıyor. Öğrenciler, puanları açıklandıktan sonra üniversite ve bölüm tercihlerini yapıyor, ardından da ÖSYM’nin yerleştirme sonuçlarını bekliyorlar.

Sistem, yıllardır birçok açıdan eleştiriliyor. Yazılı sınava dayanan bu sistemle, öğrencilerin sosyalliklerinin, daha önceki başarılarının, yeteneklerinin ölçülemediği söyleniyor.  Eleştiriler nedeniyle sürekli sistemin değişeceği haberleri gündemi meşgul ederken bir yandan da farklı uygulamalar deneniyor. Ancak değişiklikler üniversiteleri pek memnun etmiyor. Özellikle Vakıf Üniversiteleri, öğrenci seçme ve yerleştirmesinde kendilerine esneklik uygulanmasını talep ediyorlar.

YÖK Başkanı Prof. Dr. M. A. Yekta Saraç, talepler üzerine, “Vakıf Üniversiteleri’nin kendi marka değerlerinin kaybolmaması için öğrenci kabulünde bir takım taleplerini de ciddiye almak ve değerlendirmek lazım” diyor.

“Üniversitelere özerklik tanıyan sistemin zamanı”

Eğitim Reformu Girişimi Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Üstün Ergüder, “Sistem, eğrisiyle doğrusuyla, bugüne kadar önemli bir işleve sahip oldu. Üniversitelerin kapılarına biriken çok sayıda gencimizi bir elekten geçirerek üniversitelerimize dağıttı. Bunu da oldukça adil ve etkin bir şekilde yaptı. Sistem doğru bir sistem mi, o başka bir sorun. Hem üniversite öncesi öğretime olumsuz katkıları oldu hem de üniversitelerimizi öğrencilerini seçme konusunda atalete itti. Bir üniversitenin kurumsal özerkliğinin en önemli unsurlarından biri kendi öğrencisini seçebilmesidir. Önümüzdeki yıllarda üniversite kapılarında biriken gençlerimizin giderek azalacağı tahmin ediliyor. Nüfusumuz yaşlanma sürecine girmiş durumda. Öğrenci seçme ve yerleştirme konusunda üniversitelerimize özerklik tanıyan bir sistemi düşünmeye başlamamızın artık zamanı” diyerek üniversitelerin kendi öğrencilerini seçme konusunda özerk olmaları gerektiğinin altını çiziyor.

TOBB’dan YÖK’e Vakıf Üniversiteleri için özerklik önerisi

İki yıl önce YÖK Başkanlığı yapan Prof. Dr. Gökhan Çetinsaya, TOBB ve TOBB ETÜ Mütevelli Heyeti Başkanı M. Rifat Hisarcıklıoğlu’nun konuk olduğu TOBB Türkiye Yüksek Öğretim Meclisi toplantısında YÖK yasa taslağı ele alınmış, toplantıda TOBB Başkanı Hisarcıklıoğlu, yeni yasayla Vakıf Üniversiteleri’ne akademik ve idari yapılarını belirleme hakkı verilmesi gerektiğini söylemişti.

Hisarcıklıoğlu, yaptığı konuşmada, 30 senedir herkesin “YÖK Kanunu değişmeli” dediğini fakat bunun bir türlü yapılamadığını, Türkiye’nin bu 30 yılda önemli bir dönüşüm geçirdiğini belirtmişti. Ekonominin geliştirildiğini ama yenilikçi yatırımların ve yüksek teknolojinin gerçekleştirilemediğini ifade eden Hisarcıklıoğlu, “Üniversite sistemimizi hep eleştirdik. ‘Üniversiteler, sanayiden kopuk, akademisyenler icatla patentle uğraşmıyor’ dedik ama sistemi değiştiremedik. Bugün Türkiye’de konuşulan birçok konuyu bırakın 30 sene önceyi, 10 sene önce konuşmayı düşünemezdik bile. Fakat üniversitelerimizi konuşan, fikir üreten yerler haline getiremedik. Çünkü bizde YÖK sistemi tek tip üzerine kurulu” demişti.

Bu önerilerden sonra dönemin YÖK Başkanı Çetinsaya, konuyla ilgili kapsamlı bir araştırma yapacaklarını belirtmiş ve sonrasında Anayasanın Yükseköğretim Kurumları ile ilgili 130. Maddesi’nde 2010 yılında bazı değişiklikler yapılmıştı. Yeni düzenleme ile Vakıf Üniversiteleri’ne mali ve idari özerklik tanınmıştı. Ancak, Vakıf Üniversiteleri öğrenci yerleştirmesinde de özerklik talep ederken, hükümetin geçtiğimiz Haziran ayında Yükseköğretimde mali ve idari özerkliği ortadan kaldıracak yasa tasarısı sunması Vakıf Üniversiteleri’ni isyan ettirmişti.

Tasarıya tepki gösteren Vakıf Üniversiteleri Birliği Başkanı Rifat Sarıcaoğlu, soluğu Ankara’da almış ve TBMM yetkilileri ile bir araya gelmiş, tasarıdan vazgeçilmesi gerektiğini belirtmişti.

“Merkezi sınavların içeriğinde değişikliğe gidilebilir”

Geçtiğimiz Kasım ayında YÖK Başkanlığı görevini devralan Prof. Dr. M. A. Yekta Saraç, Vakıf Üniversiteleri Birliği Dergisi İdeal’e yaptığı açıklamalarda, yükseköğretimin başlıca sorununun lokal problemlerin özerk bir şekilde çözülmesi yerine merkeziyetçi yaklaşımdan çözüm beklenmesi olduğunu söyleyerek 30 yaş üstündekilere sınavsız üniversite ve Yükseköğretime geçişte esneklik konularında açıklamak yaptı.

Merkezi sınavlarda yığılmayı rahatlatacak önerilerden biri olan 30 yaş üstündekilerin sınavsız olarak Vakıf Üniversiteleri’ne başvurup girebilmesi konusunda Saraç, “Yaşın elbette gündelik hayatta bir olgunluk göstergesi olduğu kabul edilmeli. Ama bunun akademik liyakatte de aynı nispette bir karşılığının olduğunu söylemek doğru mu? 30 yaş hangi rasyonel temele dayanıyor? Neden 30? 28 veya 32 değil?

Yükseköğretim sisteminde, arz-talep dengesinin mevcut durumu ve üniversite-meslek yüksekokulu ayrımının tam anlamıyla toplumumuzda yer etmemesi gibi nedenlerle üniversite kapısı önünde yığılmalar olmakta ve merkezi sınavlar yapılmaktadır. Yani bu sınavlar hem programlar için yetkinliği arıyor hem de bu arz talep açıklığına cevap veriyor. Bu merkezi sınavların içeriğinde elbette değişikliklere gidilebilir, gidilmelidir de. Ama yetkinliği aramasının yanı sıra, sosyal adalet ve fırsat eşitliğini de şu veya bu nispette sağlayan barajı kaldırma ve dolanma, ‘Biz müşteri değiliz, öğrenciyiz’ diyen çığlıkları haklı çıkaran bir girişime dönüşebilir; buna dikkat edilmeli.

Bir de şu gerçeğin bilerek göz ardı edilmesi bu taleplerin amacına ilişkin tereddütlere yol açıyor. Bir üniversite mezunu, 30 yaşını beklemeden zaten uluslararası ilişkilerden tarihe, kamu yönetiminden edebiyata kadar pek çok bölüme sınavsız girebilmekte.

“Yeni bir sisteme geçmek doğru değil”

Bu görüşle ilgili toplumda; aslında konunun 30 yaş üstü olanların ‘Bir üniversiteye girebilmeleri’ değil, ‘Taleplerin yoğun olduğu hukuk gibi alanların yetkinlik aranmadan yüksek fiyatlar karşılığında doldurulması’ şeklinde bir algı oluşuyor. Elbette bu talebi dile getirenlerin amacı bu değildir, ama meselenin ortaya konuş biçimi bu algıyı besliyor. Dolayısıyla şahsen talebin, bugün kaydıyla, ‘Rasyonel, meşru ve adil’ olmadığını düşünüyorum. Yükseköğretim sistemimiz bu yığılmaların olmadığı pek çok program ile sadece 30 yaş üstü değil, aynı zamanda otuz yaş altı da talepleri karşılamaya hazır durumda” cevabını veriyor.

Vakıf Üniversiteleri’nin Yükseköğretime yerleştirmede en azından kendilerini kanıtlamış bazı bölümlere esneklik verilmesi ve merkezi yerleştirme dışında da öğrenci alabilmesine olanak sağlayan sistem hakkında, “Türk Yükseköğretim sistemi tarihinde, üniversitelerin kendi öğrencilerini seçmesinden öğrencilerin kendi üniversitelerini seçmesine, başarı sınavından sıralama sınavına kadar pek çok örnek bulunmaktadır” diyen Saraç, bu tecrübeleri göz ardı etmemek gerektiğini, kaldı ki üç-dört yıl önce kurgulanan giriş sisteminin sonuçları daha bilimsel olarak değerlendirilmeden hemen yeni bir sisteme geçilmesinin doğru olmadığını, yapılacak bu tür köklü değişikliklerin uzun zamanlara sari değerlendirme ve hazırlık safhalarının olması gerektiğini söylüyor.

“Talepleri ciddiye almak ve değerlendirmek gerekiyor”

Saraç, “Diğer taraftan ÖSYM son yıllarda büyük gelişme kaydetti, tecrübesi arttı ve Yükseköğretim Kurulu’nun, giriş sisteminin omurgasına ilişmeden daha yalın hale getirebilmesine yönelik alacağı kararları gerçekleştirebilme kabiliyetine sahip bir yapıya büründü. Diğer taraftan Vakıf Üniversiteleri’nin kendi marka değerlerinin kaybolmaması için öğrenci kabulünde bir takım taleplerini de ciddiye almak ve değerlendirmek lazım. Geçtiğimiz günlerde mütevelli heyeti başkanları ile gerçekleştirdiğimiz toplantıda kendileri tarafından dile getirilen Yükseköğretimde kalite adına sevindirici bu yöndeki taleplere olumlu yaklaşmamız icap ediyor. Bu konuda çalışmalara başlamış bulunmaktayız” diyor.

Farklı uygulamalar araştırılıyor fakat ani bir değişiklik yok

Anadolu Ajansı Editör Masası’na konuk olan Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı, eğitimde uygulanan 4+4+4 sistemi ve Yükseköğretime Geçiş sınavıyla ilgili değişiklik yapılacağı konusunda, “Bununla ilgili herhangi değişiklik yapmayı hiçbir şekilde öngörmedik, söylemedik, konuşmadık, açıklamadık. Böyle bir şey yok. 4+4+4 başarıyla sürüyor. Yok ’5 yıl olacak’, yok ’3 yıla inecek’ filan, bu söylentilerin nereden çıktığını da bilmiyoruz” dedi. Bakan Avcı, üniversiteye giriş sınavlarının yılda birden fazla yapılması çalışmalarına ilişkin soru üzerine de, Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulunun AK Parti iktidarından önce bazen 2-3 yılda bir toplandığını, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın başbakanlığı döneminde ise toplantıların her yıl düzenli yapıldığını anımsattı. Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun başkanlığında da bu toplantıların düzenli devam ettiğini vurgulayan Bakan Avcı, Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulunda 3 yıl önce TÜBİTAK’ın, YÖK’ün, ÖSYM’nin, Millî Eğitim Bakanlığı’nın ve ihtiyaç duyulacak başka kuruluşların da katkılarıyla, “Üniversiteye giriş sistemini daha rasyonel zemine oturtmak için çalışmalar yapılması” kararı alındığını hatırlattı. Bununla ilgili çalışmaların YÖK’te sürdüğünü ve başka ülkelerdeki uygulamaların araştırıldığını, ancak ileride yapılacak değişikliklerin hiçbir zaman bir anda öğrencileri zora sokacak bir değişiklik olmayacağını belirtti.

PISA ve TIMSS gibi uluslararası yapılan sınavlar öğrencilerin aldıkları eğitim konularında bilgi, beceri ve günlük hayatta kullanabilme yeteneklerini ölçüyor. Bu sınavların sonuçları ülkenin eğitim sistemi hakkında da ipuçları veriyor. Türk öğrencilerinin her yıl bu sınavlarda düşük notlar alması hakkındaki soruya Bakan Avcı, “Ama sadece PISA ve TIMSS sonuçlarına bakarak Türk eğitim sisteminin geneli hakkında bir nitelik değerlendirmesinde bulunmak yanlış olur. Şüphesiz o sonuçlar bize o yaş grubunda, o eğitim kademesindeki öğrencilerimizin durumu hakkında sağlıklı bilgi verir, doğru. Ama sadece bu sonuçlara bakarak Türk eğitim sisteminin geneli hakkında bir not gibi görmek yanlış olur” dedi.

Türkiye’nin sıralamalarda istediği yerde olmadığını ama önceki yılki sonuçlarının Türkiye’nin, PISA’ya katılan bütün OECD ülkeleri içinde durumunu en hızlı toparlayan ülke konumunda bulunduğunu gösterdiğini söyleyen Bakan Avcı, sözlerini şöyle sürdürdü: “Bu bir defa sevindirici bir şey. Evet, bulunduğumuz yer iyi değil ama eksiğini en hızla kapatan, en iyi toparlayan ülke durumundayız. Daha da sevindirici olanı, bu toparlanma en dezavantajlı kesimlerde görülüyor. Yani Türkiye OECD ülkeleri içerisinde hem en hızlı toparlanan ülke durumunda hem de en dezavantajlı kesimlerini yukarıya taşıma konusunda en başarılı ülke. Bu bir züğürt tesellisi mi? Bunu bir züğürt tesellisi olarak söylemiyorum ama iyi taraflarımızı da görelim ve öğretmenlerimizi de eğitimcilerimizi de daha fazla demoralize edecek yanlış genellemelere girmeyelim diye bunu söylüyorum.”

Alternatif sistemler tartışılıyor

Yükseköğretime giriş konusunda konuşulan diğer bir konu ise, ABD Sistemi’nin Türkiye’ye uyup uymayacağı…

“Nasıl bir sınav sistemi?” etrafında dönüp duran tartışmalar sürerken farklı alternatif sınavlar da gündeme geliyor. Bu alternatiflerden biri de ABD’de uygulanan SAT sınav sistemi.

Öğrencinin bilgisini ölçmekten çok, üniversitede başarılı olacak öğrencileri kabule dayanan ve kriterleri arasında sınavın yanı sıra, öğretmenin değerlendirmesi, sosyo kültürel ilgi ve aktiviteler, yetenek gibi birçok kriteri barındıran SAT (Scholastic Aptitude Test- Eğitim Yetenek Testi) sistemi, Türkiye için de uygun bir sistem mi?

Karma sistem uygulanabilir

İdeal Eğitim Dergisi’ne bu konuda görüşlerini açıklayanlardan Yeditepe Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nurcan Baç, ABD’de uygulanan SAT sınavının, mevcut haliyle Türkiye’ye uygulanamayacağını ancak bazı değişikliklerle karma bir sistemin uygulanabileceğini düşünüyor. Baç, Türkiye’de 1980 öncesinde bazı üniversitelerin kendi sınavlarını ve yerleştirmelerini yapabildiğine dikkat çekerek, “Bazıları ise merkezi sınavla öğrenci alıyordu. Benzer karma bir sistem yine uygulanabilir. Herkese aynı elbiseyi giydirmeye çalışmak yerine farklılıkların olduğunu kabul edip, daha özgür bir sınav/yerleştirme sistemi uygulamasına geçilebilir” açıklamasında bulundu.

Eleştirel düşünme ölçülmeli

Bahçeşehir Üniversitesi Öğretim Üyesi Özgür Bolat ise, Türkiye’de üniversiteye giriş sisteminde reforma ihtiyaç olduğunu savunuyor. Sınavların bilgiden ziyade eleştirel düşünmeyi ölçmesi gerektiğini belirten Bolat, ayrıca öğrencilerin sınavlara girdikten sonra, başvuruyu üniversitelere yapmaları ve üniversitelerin de ihtiyaçlarına göre öğrencileri kendilerinin seçmesi gerektiğini belirtiyor. Bolat, ölçütler konusunda, “Mutlaka sosyal, sportif ve sanatsal becerileri içermeli ve öğretmenlerin görüşleri de önemli olmalı. Sadece bu şekilde Türkiye’yi 21. Yy’a taşıyacak öğrenci yetiştirilebilir” dedi.

Kademeli sınav uygulanmalı

Horizon Yurt Dışı Eğitim Kurumu Uzman Eğitim Danışmanı Tuğba Tekmen de son sınıfta tüm öğrencileri tek bir sınava bağlamanın, onları müthiş bir stresin içine soktuğunu, bunun yerine, kademeli sınav uygulamasının daha olumlu olacağını ifade etti. Tekmen, “Öğrenciler her sene sonunda o yılın konularını içeren genel bir sınava tabi tutulabilir ve 4 senelik performans, notlar ve yıl sonu başarıları olarak ortak bir payda da değerlendirilebilir. Tüm bunların yanı sıra özel becerileri olan sözlü ya da yazılı kendini gösteremeyen öğrencilere doğru yönlendirmeler yapılmalı ve içindeki beceri ortaya çıkarılarak bu alanda ilerleyebilmesi sağlanmalıdır” dedi.

Ağırlıklı Ortaöğretim Başarı Puanı Esas alınıyor

Üniversiteye yerleştirme konusunda diğer eleştirilerden biri de Ortaöğretim Başarı Puanı’nın esas alınmasıydı. 2012 yılında Danıştay, üniversiteye yerleştirmede puan hesaplanırken Ortaöğretim Başarı Puanı yerine adayların Ağırlıklı Ortaöğretim Başarı Puanı esas alınmasına karar verdi. Danıştay 8. Dairesi, YÖK’ün 30 Kasım-1 Aralık 2011 tarihli kararı ile yayımı uygun bulunan “2012-Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Sistemi (ÖSYS) Kılavuzu”nun ilk halindeki hesaplama yönteminin uygulanması gerektiğine hükmetti.

Yorum yap