Vakıf Üniversiteleri Tıp Eğitiminde Fark Yaratıyor

7 Kasım 2016

Vakıf Üniversiteleri tıp alanında büyük yatırımlar yapıyor. Bu fakülteler çok yeni olmalarına rağmen kısa zamanda tıp alanında büyük farklar yaratmayı başardı.

Türkiye’de vakıf üniversitelerinin eğitime katkıları tıp eğitiminde de farkını ortaya koyuyor. İyi yetişmiş uzman kadroları, Ar-Ge çalışmaları ve üniversite hastanelerinin sağlık hizmetleriyle vakıf üniversiteleri önemli bir ihtiyaca cevap veriyor.

Tıp eğitimi üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir konu, zira tıp eğitimi pahalı bir eğitim. Bir öğretmen bir sınıf öğrenciyle verilen tıp eğitimi geçmişte kaldı. Bugün tıp fakültesi eğitimi denildiğinde ilk akla gelen modern araçlarla ve eğitim altyapısıyla, güncel sağlık hizmeti imkanlarıyla, eğitim için yeterli hasta sayısı ve çeşitliliğiyle ve tabii en önemlisi alanlarında uzman eğiticilerle bir bütün olan eğitim ortamları oluyor. Eğitimde bazı ilerlemeler sağlanmış olsa da henüz tıp eğitiminin önemli belli başlı sorunları konusunda kayda değer bir ilerlemeden söz etmek mümkün değil.

Vakıf üniversitelerinin tıp alanında yatırımları

Türkiye’deki üniversite sayısı 2016 yılında 200’e yaklaştı, tıp fakültelerinin sayısı 93 olarak açıklandı. Her biri gelişim döngüsünün farklı safhalarında yer alan bu kadar çok sayıdaki üniversitenin hepsinin eşit olmasını beklemek gerçekçi olmaz. Her geçen gün yeni bir üniversite kuruluyor. Akademisyenlerin yaygın inancı bu hızla açılan üniversitelerin gerçekte barındırması gereken fiziksel imkan ve altyapı olanaklarının yanında üniversite yapısının olmazsa olmazı olan yeterli sayıda yetişmiş ve yetkin akademisyen kadrosuna sahip olmasının mümkün olmadığı yönünde. Tam da bu noktada vakıf üniversiteleri tıp alanında yaptıkları yatırımlarla bir adım öne geçiyor.

Tıp eğitiminde bir ilk Yeditepe Üniversitesi

Vakıf üniversitelerinin tıp alanında büyük yatırımları var. Bu alanda en önemli üniversitelerden biri olan Yeditepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekan’ı Prof. Dr. Sina Ercan, üniversitesinin geçmişten bugüne yaptıklarını şöyle özetledi. “Yeditepe Üniversitesi Tıp Fakültesi ilk öğrencilerini 1996-1997 eğitim öğretim yılında alarak, yüksek standartlarda bir tıp eğitiminin, özel bir vakıf üniversitesi çatısı altında verilebileceği vizyonunu geliştirerek uygulamaya sokan Türkiye’nin ilk vakıf üniversitesi olmuştur. O günden bu yana tıp eğitimi alt yapısı ve eğitim kalitesini her geçen gün arttıran Tıp Fakültemiz bugün 19 ülkeden toplam 46 yabancı öğrenciyi barındıran uluslararası bir cazibe merkezi haline gelmiştir. Ayrıca 2015-2016 öğretim yılında yine 14 ülkeden 38 öğrenci de fakültemize gelerek farklı sürelerle çeşitli bölümlerimizde stajlar yapmıştır.”

Psikoloji ve psikiyatri eğitiminde fark yaratan Üsküdar Üniversitesi

Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Haydar Sur üniversitelerinin diğer üniversitelerden en büyük farkının akıl ve ruh sağlığı alanında olduğunu belirtti ve geçmişten geleceğe özet bir değerlendirme yaptı. “Üsküdar Üniversitesi, kuruluşundan bu yana mühendislik, iletişim, insan ve toplum bilimleri gibi başka fakülteleri de barındırmış ama kendisini sağlığın her alanında var olacak şekilde yapılandırmıştır. Özellikle diğer vakıf sağlık üniversitelerinden farklı olarak akıl ve ruh sağlığı alanı bizim en kuvvetli olduğumuz kısmı teşkil etmektedir. Bu açıdan bakıldığında nöroloji, tasavvuf gibi psikoloji ve psikiyatri ile iç içe geçmiş alanların hepsinde çok güçlüyüz. Ülkemizde yasa ile tanımlanmış 43 sağlık mesleğinden Tıp, Diş Hekimliği ve Eczacılık dışında kalan bütün mesleklere ait bölümlerimiz bulunmaktadır. Bu saydığımız üç öncü mesleğin fakültelerinin açılışı için YÖK’e başvurumuz geçen yıl yapılmıştır. Onay bekliyoruz. Bu fakültelerin eğitim altyapısı tamamlanmıştır, bir yandan da Tıp Fakültesi Hastanesinin kuruluşuyla ilgili hazırlıklarımız devam etmektedir.”

Güçlü akademik kadro geleceğin hekimlerini yetiştirir

Eğitimde öğretim üyelerinin nitelikleri hiç kuşkusuz çok önemlidir. Ancak öğretmen sayısı da göz ardı edilmemesi gereken bir gerçek. Özellikle çok sayıda ve sınırlı fiziksel kapasitedeki tıp fakülteleri nedeniyle temel bilimlerin yapılanamaması ve her fakültede yeterli temel bilimler öğretim üyesi sayısının sağlanamaması, önemli bir sorun teşkil ediyor.

Vakıf üniversitelerinin akademik kadro sıkıntısı yok

Eğitimde öğretmen sorunu üzerine görüşlerini aldığımız Prof. Dr. Haydar Sur Üsküdar Üniversitesi’nin aynı kökten beslendiği Nöropsikiyatri İstanbul Hastanesi ve Memory Center Klinikleri bünyesinde zaten akademik bir havuzu bulunduğunu ve gerekli eğitimi verecek ekibin oluştuğunu gördükten sonra fakülte açmaya karar verdiklerini belirtti ve “bizim akademik kadro sıkıntımız hiç olmadı” dedi.

Yeditepe Üniversitesi’nin uzman kadrosu

Yeditepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekan’ı Prof. Dr. Sina Ercan öğretmen kadrolarının kalitesi ve sayısına dair yaptığı kapsamlı açıklamada fakültelerinin akademik kadrosunu güncel rakamlarla anlattı. “Ülkemizde sayıları 90’ı aşan fakat sadece dörtte biri akredite olan Tıp Fakültelerinde verilen tıp eğitiminin kalitesi ve standardizasyonunu sağlamak çok zor fakat bir o kadar da önemli bir sorumluluktur. Özellikle yetişmiş akademik insan gücü açığının önemli boyutlara vardığı ülkemizde yeni kurulan tıp fakülteleri tıp eğitimlerini devam ettirebilecek öğretim üyesi kadrolarını oluşturmakta zorlanmaktadırlar. Bu konuda da Yeditepe Üniversitesi Tıp Fakültesi köklü geçmişi ve yetkin kadrosu ile çok avantajlı durumdadır. En ileri sağlık teknolojilerinin ve hastane alt yapısının kullanıldığı araştırma ve uygulama merkezlerinin yanında, bu alt yapıda yine en güncel teşhis ve tedavi yöntemlerini uygulayacak ve yeni bilgiler üretecek en donanımlı akademisyenlerden oluşan öğretim üyesi kadrosu da, güncel tıp eğitiminin olmazsa olmazıdır. Başta son yüzyılın beyin cerrahı seçilen Prof. Dr. Gazi Yaşargil olmak üzere, alanlarında her zaman öncü olup meslektaşlarınca takip edilen 43 Profesör, 37 Doçent, ve 42 Yardımcı Doçent’ten oluşan tam zamanlı öğretim üyelerimizle geleceğin ulusal ve uluslararası hekimlerini yetiştirmekteyiz.”

UTEAK tıp eğitimi akreditasyonu

Ulusal Tıp Eğitimi Akreditasyon Kurulu (UTEAK) Tıp Dekanları Konseyi inisiyatifinde Ulusal Tıp Eğitimi Akreditasyon Kurulu (UTEAK) olarak 2008’de kuruldu. Amaç tıp fakültelerinde verilen eğitimin kalitesini belgelendirmek oldu. Akreditasyon için en önemli araç ulusal standartlar 2009 yılında oluşturuldu ve aynı yıl akreditasyon için başvurular kabul edilmeye başlandı. Daha sonra YÖK’ün önerisi ile bağımsız bir kurum olması için Tıp Eğitimi Programları Değerlendirme ve Akreditasyon Derneği (TEPDAD) kuruldu. TEPDAD, bağımsız bir akreditasyon kuruluşu olarak YÖK’ten “kalite değerlendirme belgesi” aldı ve tıp fakültelerini akredite etmeye başladı.

UTEAK’lı Yeditepe bir adım önde

Prof. Ercan sözlerine Yeditepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni diğer üniversitelerden ayıran noktalara değinerek devam etti. “Tıp Fakültemiz bugüne kadar 15 dönemde 726 mezun vermiştir. Klinik eğitimlerin verildiği araştırma ve uygulama merkezimiz ve bağlı kuruluşları 2007 yılında bir bütün olarak uluslararası Joint Commission International (JCI) akreditasyonunu alan ilk üniversite hastaneleri sistemi olmuştur. Yine Tıp Eğitimini de 2014 yılında uluslararası geçerliliği olan UTEAK tıp eğitimi akreditasyonu ile taçlandırmıştır. Yeditepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Türkiye’deki 20’nin üzerinde vakıf üniversitesi tıp fakültesi arasında akredite olan sadece iki tıp fakültesinden birisidir.”

“Yeditepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde kurulan ve öğrencilerimizin klinik eğitim yıllarına geçmeden önce yaparak öğrenmelerini sağlayan beceri eğitimi laboratuvarlarımız batı dünyasındaki standartların tamamını taşımaktadır ve bugüne kadar yeni kurulan birçok vakıf ve devlet üniversitesi tıp fakültelerine ilham kaynağı olmuştur. Yeditepe Üniversitesi Tıp Fakültesi yine simüle hasta denilen ve hastalık rolünü ezberlemiş kişilerle aslına uygun hazırlanmış poliklinik ortamlarında eğitim kavramını Türkiye’de ilk yerleştiren Tıp Fakültelerinden olmuştur.”

Akademisyenlere göre her üniversite Ar-Ge yapmak zorunda kalmamalı

Türkiye’deki üniversite sayısı 2016 yılında 200’e yaklaştı, bunlardan her biri diğeriyle aynı olanaklara sahip değil. Bir diğer önemli konu da yükseköğretim sisteminin üniversitelere ihtiyacı olan özgürlüğü sağlamıyor oluşu. Akademisyenlere göre her üniversite Ar-Ge yapmak zorunda kalmamalı. Üniversiteler farklılaşabilmeli. Eski ve köklü bir üniversite ile Anadolu’nun bir şehrinde yeni açılmış, ya da bölgedeki yüksek okuldan çevrilmiş genç bir üniversitenin aynı alt yapıya sahip olması da mümkün değil, bu göz ardı edilmemeli. Öte yandan bütün üniversiteleri de yoğun şekilde 1. 2. hatta 3. eğitim adları altında tamamen eğitim yükünün altında boğulmaya zorlamak da doğru bir yaklaşım değil. Çok güçlü bir altyapı ve araştırma potansiyeli olan üniversiteleri bu kadar yoğun bir eğitim yüküyle yüz yüze bırakmak da bir o kadar sakıncalı.

Tıp eğitimi toplum içinde toplumla bir arada yapılmalı

Prof. Dr. İskender Sayek’e göre bugün tıp fakülteleri kendilerini tıp eğitimi açısından yeniden değerlendirmeli, günün koşullarına uygun tıp eğitimini nasıl verebileceklerini kendi açılarından masaya yatırmalı. “Bugün tıp eğitimi önündeki en önemli tehditlerden biri eğitimin hastane odaklı ve eğitimde verilenle uygulanan arasındaki farktır. Bu nedenle  tıp eğitiminin hastane dışına, topluma yayılması ve uygulamaların yapıldığı ortamda verilmesi gerekir. Bugün tıp fakültelerine verilen rollerin farklılaştığını düşünüyorum. Bunlardan bir tanesi tıp fakültelerinin toplumsal sorumlulukları, toplumsal güvenilirlik (hesap verebilirlik) diye bir kavram da getirilmiş durumda tıp fakülteleri için. Toplumda daha uygun bir eğitimi nasıl verebiliriz diye düşünmeli, toplum katılımlı bir eğitimi öne çıkarmaları gerekir. Böyle bir paradigma değişikliğine ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Toplum içinde, toplumla bir arada düşünürsek tıp eğitimini daha iyi olur diye düşünüyorum.”

Tıp eğitimi önemli bir sorumluluk

Prof. Ercan’a göre Yeditepe Üniversitesi Tıp Fakültesi ülkemizde sayıları 90’ı aşan fakat sadece dörtte biri akredite olan Tıp Fakültelerinden çok daha farklı bir noktada. Prof. Ercan’a göre verilen tıp eğitiminin kalitesi ve standardizasyonunu sağlamak çok zor fakat bir o kadar da önemli bir sorumluluk. Özellikle yetişmiş akademik insan gücü açığının önemli boyutlara vardığı ülkemizde yeni kurulan tıp fakülteleri tıp eğitimlerini devam ettirebilecek öğretim üyesi kadrolarını oluşturmakta zorlanırken bu konuda da Yeditepe Üniversitesi Tıp Fakültesi köklü geçmişi ve yetkin kadrosu ile çok avantajlı durumda. Prof. Ercan’a gelecek hedeflerini sorduğumuzda “Yeditepe Üniversitesi Tıp Fakültesi olarak, özellikle yabancı uyruklu öğrenci, öğretim üyesi ve sağlık turizmi çatısı altında her yıl 80’in üzerinde ülkeden hasta kabul eden kurumumuzda, %100 İngilizce tıp eğitimimiz ve yüksek kaliteli sağlık hizmetimizle uluslararasılaşmada öncü olmayı hedeflemekteyiz” dedi.

İlk günden tıp fakültesi hastanesi

Uzmanlaştıkları alanları nörolojik bilimler, beyin cerrahisi, organ nakli, ortopedi ve travmatoloji, obstetrik ve tüp bebek gibi alanlarda olarak sıralayan Prof. Ercan Yeditepe Üniversitesi Tıp Fakültesinin, bazı üniversite-özel hastane afiliasyonu ya da özel hastaneler zinciriyken tıp fakültesi açmaya karar verilmesi şeklinde kurulan vakıf üniversitesi tıp fakültelerinden farklı olarak daha ilk gününden tıp fakültesi hastanesi olarak kurulduğunu hatırlattı. Yeditepe Üniversitesi’nin rektörlüğüne bağlı uygulama ve araştırma birimleri dışında hiçbir özel ve kar amacı güden sağlık hizmeti birimi bulunmadığının da tekrar altını çizdi.

Tıpta bütüncül yaklaşım

Üsküdar Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Haydar Sur, hedeflerini modern tıp felesefesi ekseninde şekillendirdiklerini belirtti ve üniversitelerinin yaklaşımını şöyle anlattı: “Tıp alanında hedeflerimiz arasında özellikle nörobilim, nöroloji, psikiyatri ve psikoloji gibi alanlarda öncü durumumuzu pekiştirmek ve dünyanın en iyileri arasına girmek var. Tıpta modern tıp felsefesinin gereği olarak bütüncül yaklaşımı benimseyeceğiz. Bütüncül yaklaşım, bireylerin öncelikle hep sağlıklı olarak en uzun süre yaşamasına profesyonel desteği gerektirir. Hastalık ve yaralanma hallerinde ise onu sadece bedeni ile değil, ruh ve manevi alanı da içerecek boyutta ve bireyin sosyal çevresiyle birlikte ele alır. Böylelikle sadece ağrı, kanama vb. şikayetlerin giderilmesiyle yetinmez, bireyleri gerçekten iyilik haline kavuşturmayı hedefler. Bu geleneksel tıp eğitimine çok farklı bir eğitim öğretim boyutunun eklenmesi anlamına gelmektedir. Bizim tıp çalışmalarımız içinde AR-Ge ve proje yönetimi de çok önemli bir yer tutmaktadır. Bizim anlayışımız göre genç bilim insanı yetiştirmek de en az sahada klinisyen olarak çalışacak hekim yetiştirmek kadar önem taşımaktadır.”

Öğrenci fazlalığı ve artan kontenjanlar

Vakıf üniversitelerinin tıp eğitimi gündeminde yepyeni bir sorun belirdi: öğrenci fazlalığı ve artan kontenjanlar. Ancak 2023 hedefine ve Sağlık Bakanı’nın açıklamalarına göre kontenjanların düşürülmesi gerekiyor. Bu konuyu Tıp Eğitimi Dünyası 45. sayısında değerlendiren Prof. Dr. Sina Ercan “Tıp Fakülteleri söz konusu olduğunda artık sağlık eğitimi vermek isteyen üniversiteler diye bir ayrım yapma imkanı kalmamıştır. Çünkü 93’ü geçen sayıyla artık her şehirde en az bir tıp fakültesi bulunmaktadır. Tıp Fakültelerinde eğitime başlamak için asgari ölçütler YÖK Genel Kurulunda 2015 yılı itibarıyla onaylanarak yayınlanmıştır. Bu aslında tıp fakültelerinin sayısının son yıllarda çok hızlı artması ve özellikle afiliasyon yolu ile açılan tıp fakültelerinin kendi direktif ve yönetimleri altında bir eğitim ve araştırma hastanelerinin olmaması nedeniyle oluşan kaygılardan sonra, yeni açılacak fakülteleri, yeterli kapasite ve olgunluğa ulaşmadan eğitime başlatmamayı hedefleyen bir hazırlıktı. Diğer taraftan mevcut fakültelerimizin durumu nedir diye bakıldığında bu koşulları sağlayan tıp fakültesi sayısının son derece düşük olduğu görülmektedir.” dedi ve konuyu öğrenci fazlalığı ve artan kontenjanları iki farklı açıdan ele almak gerektiğini belirtti.

2023′te 200 bin doktor rakamı aşılacak

Prof. Ercan, “Öncelikle son yıllarda belirgin şekilde artan kontenjanların ilk göze çarpan etkisi tıp fakültelerinde zaten sınırlı olan fiziksel ve eğitici kapasitesinin göreceli olarak daha da yetersizleşmesine neden olmasıdır. Bu kontenjanlar ile Sağlık Bakanlığı’nın 2023 hedeflerinde bulunan 200.000 doktor sayısına ulaşmakla kalınmayacak, bu şekilde mezun verilmeye devam edildiğinde doktor fazlası açığa çıkacaktır. Zaten hak edileni karşılamaktan uzak olan çalışma koşullarına doktor sayısıyla artan rekabet unsuru da eklendiğinde hekimlik mesleği gençler için cazibesini iyice kaybedecek ve bu mesleği tercih eden öğrencilerin başarı seviyesi ve kalitesi de git gide düşecektir. Bunun da doğal sonucu olarak zaten standardizasyon sorunlarının yaşandığı tıp fakültesi alt yapıları ve tıp eğitiminin çıktısı olan hekim kalitesinde ve sunulan sağlık hizmetinin kalitesinde düşüşler yaşanacaktır. Bu süreçten sorumlu olan biz tıp eğitimcileri ve yöneticileri de bu kan kaybından sorumlu olacağımız gibi, kendimiz de bir gün bu giderek zayıflamasına engel olamadığımız sağlık hizmetlerinin kaçınılmaz şekilde tüketicisi olacağız.”

Kontenjanları üniversiteler kendileri belirlemeli

Bu durumun sebep olacağı sıkıntıları değerlendiren ve yapılması gerekenleri açıklayan bir diğer akademisyen olan Prof. Dr. İskender Sayek kontenjanların belirlenmesini üniversitelere bırakmak gerektiği görüşünde. “Aslında bu çok hızlı bir düşüş değil. Muhtemelen kademeli yapılacak ama siz 4-5 sene 12 bin öğrenci alırsanız, bu süre boyunca bu kadar öğrenci mezun olacak demektir. Mezuniyet oranlarının yüzde 95 oranında olduğu dikkate alınırsa, her yıl 12 bin hekim devreye girmiş oluyor. Birden siz 5 bine düşürdüğünüz zaman onun etkisi 6 yıl sonra ortaya çıkacak. Bunu bu kadar hızla yapacaklarını düşünmüyorum. Keşke hızla yapsalar aslında. Bence yapılması gereken şey istihdam gücü, gereksinimi, tıp fakültelerinin altyapılarının değerlendirilmesi ve planlarını yaparak öğrenci sayılarının belirlenmesi çok daha değerli olur. Her tıp fakültesi kendi olanaklarına göre diyebilir ki ben şu kadar öğrenci alabilirim. Yapıyor da aslında tıp fakülteleri ama bunlar tıp fakültelerinin kendi istekleri doğrultusunda değil, genel bir kararla belirleniyor. Halbuki her yıl her tıp fakültesi kontenjan bildiriyor yönetime ve yönetim YÖK’e gerekli kurulda değerlendirerek karar veriyorlar. Bunu üniversitelere bırakmak, üniversitelerin kendi gereksinimleri, kendi altyapıları, olanakları, insan gücü doğrultusunda tedricen azaltılması mümkün olur diye düşünüyorum.”

Tıp eğitimi yaşam boyu sürmeli

Prof. Dr. Sina Ercan’a göre tıp fakültesi öğretim üyelerinin ne kadar iyi eğitimciler olup olmadığı sorgulanması gereken önemli konulardan biri. Prof. Ercan Tıp Eğitimi Dünyası 45. sayısında bu konuya ilişkin şunları söyledi: “Tıp fakültelerinde kavram haritaları, öğrenci merkezli eğitimler, probleme dayalı öğretim, beceri eğitimleri, küçük gurup eğitimleri gibi modern tıp eğitimi metodolojileri ne kadar kullanılmaktadır? Ya da Ulusal Çekirdek Eğitim Programına ne kadar uyuluyor? Anlatılan ders başlıkları, içerikleri ne kadar gerekli ve UÇEP uyumlu program hedefleri ile ne kadar örtüşüyor? Bunlar tıp eğitimcilerinin ve tıp eğitiminin farklı safhalarında yer alan öğretim üyelerinin sürekli sorması gereken sorulardır. Dünya tıp eğitimi federasyonunun 1988’de aldığı kararlarda bile “tıp eğitiminin yaşam boyu sürmesi gerektiği, aktif eğitim metodunun mutlaka eğitime eklenmesi, sınavların mesleki beceri ve  sosyal  değerleri de geliştirecek şekilde hazırlanması gerektiği” belirtiliyor. Daha da önemlisi öğretim üyelerinin sadece branşında bir uzman olarak değil, aynı zamanda iyi bir eğitici olarak da yetiştirilmesi gerekliliği vurgulanıyor. Bu nedenle bütün tıp fakültesi öğretim üyelerinin eğitici eğitimi programlarından geçmelerinin sağlanması çok önemlidir. Ancak bundan sonra öğretim üyelerinin güncel tıp eğitimi metotlarından haberdar olmaları, bunların uygulanmasına destek vermeleri, tıp eğitimine daha aktif katılmaları beklenebilir.”

Tıp eğitimi değişmeli

Türkiye’deki tıp eğitiminin sorunlarına dair Prof. Dr. İskender Sayek yaptığı genel değerlendirmede yeni jenerasyonun eğitime bakışına dikkat çekti ve tıp eğitiminin de bu doğrultuda değişmesi gerektiğini söyledi. “Türkiye’de tıp eğitimine ilgi son 20-30 yılda çok artmış durumda. Bunun pek çok sebebi var. Bir,  öğrencilerin de eğitime ilgisi arttı. Ben öğrenci kongrelerine katılıyorum. Çok etkileniyorum öğrencilerin tıp eğitimine olan ilgilerinden. Daha nitelikli bir tıp eğitimini nasıl alırım çabasında olmalarını çok önemli buluyorum. İkincisi tıp eğitimi anabilim dallarının kurulmuş olması tıp eğitimine olan ilgiyi artırmış durumda. Üçüncüsü de 2010 yılından bu yana yürüttüğümüz akreditasyon süreçlerinin tıp fakültelerini olumlu etkilemesi diye düşünüyorum. Bu süreçte özellikle TEPDAD (Tıp Eğitimi Programları Değerlendirme ve Akreditasyon Derneği’nin) YÖK tarafından ve Dünya Tıp Eğitimi Federasyonu tarafından tanınmış olması tıp fakültelerini bu süreçlerden geçmeye teşvik etmiş durumda. O nedenle de tıp fakülteleri tıp eğitimi ile daha çok ilgilenir ve tıp eğitiminin niteliği ile daha çok çalışmalar yapar duruma gelmiştir diye düşünüyorum. Türkiye’de bugüne kadar evrensel gelişmeler doğrultusunda tıp eğitimiyle ilgili birçok fakültemizde örnek olabilecek uygulamalar yapılmıştır. Tabii eğiticilerin burada önemli bir rolü var. Nitelikli eğiticilerin varlığı tıp eğitiminin daha da iyi olmasını sağlamaktadır. Akreditasyon yine bu süreçlerden bir tanesi. Tıp eğitiminin evrensel gelişimi değerlendirildiğinde de Türkiye biraz geriden de olsa bu evrensel gelişimi takip ediyor diye düşünüyorum. Bugün farklı bir jenerasyon var, eğitime bakışları farklı. Dolayısıyla tıp eğitimi de bu paralelde bir değişim yaşamak zorunda diye düşünüyorum.”

İyi hekim toplum sorunlarını bilen hekimdir

Son olarak yapılaması gerekenlere dair görüşlerini paylaşan Prof. Sayek “Tıp fakültelerinin bugün topluma karşı sorumlulukları var. Tıp fakültelerinin toplumun sorunlarını önceleyen ve daha sağlıklı bir toplum yaratmayı sağlayan bir araç olmaları lazım. Toplumdan kopuk olduğu zaman yetiştirdiği hekimlerin iyi hekimlik kavramı ile çalışması çok mümkün değil. Toplum sorunlarını iyi bilen, tedavi ettiği toplumun, sosyal, psikolojik, ekonomik, sağlığın sosyal belirleyicilerini bilen ve bunların iyileştirmesi çalışmalarına katılan bir hekim olması lazım. Hastanın hangi ortamda yaşadığını, nasıl bir ekonomik durumda olduğunu, nasıl bir ailede olduğunu bilen, anlayan bir hekim olması lazım. Sağlığın sosyal belirleyicilerini iyi bilen hekimler yetiştirmemiz lazım. Bunun da yolu topluma dayalı tıp eğitimi dediğimiz veya toplum içinde tıp eğitiminin yaygınlaştırılmasıdır. Bu da yine meslek örgütü, eğitim kurumları, üniversite ve siyasi otoritenin birlikte bir şeyler düşünüp, Türkiye’de geleceğin tıp eğitimini oluşturması lazım. Tıp fakültesinin sosyal sorumlulukları var. Sosyal sorumluluk, sosyal duyarlılık ve sosyal güvenilirlik veya hesap verebilirlik kavramları bugün öne çıkmış durumda. Bunlar kademeli olarak tıp eğitiminde karşılığı olması gereken kavramlar. Benim temel beklentim, tıp fakültelerinin bu işin en ileri noktası olan sosyal güvenilirliği sağlamasıdır.”

Yaşam boyu öğrenme prensibi

Yeditepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekan’ı Prof. Dr. Sina Ercan, yaptığı son değerlendirmede “Gelişen sağlık hizmet altyapısı ve hizmet verilen toplumun ihtiyaçları bağlamında mezuniyet öncesi ve mezuniyet sonrası tıp eğitiminin de ihtiyaç duyulan bilgi ve yetkinliklerle donanmış hekimler yetiştirecek şekilde yeniden yapılandırılıp denetlenmesi kaçınılmazdır” dedi ve ekledi: “Bu nedenle tıp fakültesi öğrencilerine yaşam boyu öğrenme alışkanlıklarının kazandırılması gerekmektedir. Profesyonel kariyerlerine başlamış hekimlerin de yaşam boyu öğrenme prensibine uygun olarak kendilerini sürekli güncellemelerinin sağlanması ve bunun da denetlenmesi gereklidir. Yine birinci basamakta mesleklerini icra eden hekimlerin kendilerini güncellemelerinde rehberlik edecek sürekli tıp eğitimi komisyonları da tıp fakültelerimizde kurulmalıdır. Bunları yaparken gerek üniversitelerimiz ve gerekse Sağlık Bakanlığı tarafından farklı kurum ve ortamlarda sağlık hizmeti sunmakta olan hekimlerin mesleki bilgi ve yetkinliklerinin güncelliği takip edilerek toplam kalite yönetimi yaklaşımıyla bu şekilde sağlanan bulguların geri besleme ile tıp eğitiminde gerekli iyileştirme ve geliştirmelere dönüşmesi sağlanmalıdır.”

Türkiye’de tıp eğitimi dünyanın neresinde?

“Türkiye’de tıp eğitimi dünyanın neresinde?” sorusunun kolayca verilecek bir cevabı yok. Çünkü dünyada ideal veya en iyi olduğu kanıtlanmış bir tıp eğitimi modeli yok. Türkiye’deki gibi liseden sonra sınavla tıp fakültelerine öğrenci alan ülkeler olduğu gibi, sağlık kolejlerinden geçiş yapılan veya öncesinde temel üniversite eğitimi alındıktan sonra tıp eğitimi veren ülkeler de var.

20. yüzyılın başlarına kadar eğitim bir usta-çırak ilişkisiyken, bu çağdan sonra eğitim modeli yaygın bir şekilde değişmeye ve yerini disiplin temelli klasik eğitime bırakmaya başladı. Günümüzde fakültelerimizin çoğunda karma eğitim modeli uygulanıyor. Yöntem çağlar içinde değişse de eğitimde temel amaç nitelikli öğrenci yetiştirmek.

Tıp fakülteleri belli bir standartla açılmalı

Dünya Tıp Eğitimi Federasyonu, hekimlerin serbest dolaşımını desteklemek ve tüm dünyada tıp eğitimini geliştirmek amacıyla ülkelerin alt yapı ve eğitim standartlarını belirlemesi, bir çekirdek eğitim programının olması ve bunun uygulanmasının denetlenmesini öneriyor. Batıda “Sağlık için hekim” yetiştiriliyor. Sayı önemli, ancak kalite ön planda. Ülkemizde ise “Sayı için hekim” yetiştiriliyor, kalite göz ardı ediliyor. Amaç batı ülkelerinin sahip olduğu sayı veya oranda hekime sahip olmak. Maalesef gelişmiş ülkelerde olduğu gibi tıp fakültesi açılması ile ilgili bir standart uygulamamız yok. Bu ülkelerde tıp fakülteleri belli bir nüfusa oranlanıyor ve ulusal çapta belirlenen kriterleri sağlamadan eğitim yetkisi verilmiyor. Son 2 yıldır ülkemizde 12 binlere ulaşan tıp fakültesi kontenjanları yıllık nüfus artışı ile kıyaslandığında her yeni 58 birey için 1 hekim anlamına geliyor. Üniversite sınavlarına giren her 163 kişiden biri tıp fakültesine yerleştiriliyor.

Bazı fakültelerin imkanları çok yetersiz

Avrupa ülkelerinde temel tıp bilimlerinde öğretim üyesi başına 3.3-3.5 öğrenci düşerken bazı fakültelerimizde bu oran 9’a kadar çıkıyor. Türk Tabipler Birliği’nin 2010 Mezuniyet Öncesi Tıp Eğitimi’ni değerlendirdiği raporunda fakültelerde kadavra, laboratuar ve diğer eğitim imkanlarının yeterli olduğu fakülte sayısının çok az olduğu, hiç kadavra bulunmayan fakülteler olduğunu ortaya koydu. Bazı fakültelerde öğretim elemanı olmadığından veya yetersiz olduğundan yıllarca başka fakülteler bünyesinde öğrenci kabul ediyor. Yeterli imkanlara sahip öğrenci/öğretim üyesi oranının Avrupa ülkelerine yaklaştığı fakültelerimizin ne durumda olacağını ortaya koyan en iyi göstergeler dünya sıralamalarındaki yerleridir. URAP tarafından açıklanan verilere göre “Tıp Sağlık” alanında ilk 500’e iki, ilk bine 24 üniversitemiz giriyor. Bu sayı yıllar içerisinde artacaktır. Ancak bu sıralamalar da verilen tıp eğitiminin kalitesini yeterince yansıtmıyor.

Tıp fakültelerinin Sağlık Bakanlığı’yla ilişkileri zayıf

Batı ülkelerinden farklı olarak, Türkiye’deki fakültelerin Sağlık Bakanlığı ile ilişkileri maalesef çok zayıf, bu ilişkinin sağlamlaştırılması gerekiyor. Eğitim için Bakanlığın hangi bilgi ve becerileri aldığı sorulmuyor, sorulduğunda ise cevap alınamıyor. Yetişen hekimlerin durumlarını gösterir bir geri bildirim mekanizması kurulamamış. Koruyucu hekimlik ve toplum sağlığı konuları ilgi çekmiyor, ağırlık teknoloji ve hasta tedavisine yönelik alanlara kayıyor. Etik, hasta hakları gibi konular yeni yeni tartışılmaya başlandı. Klinik eğitim giderek yerini teorik eğitimlere bırakıyor. Tıpta Uzmanlık Sınavı nedeniyle öğrencilerin en verimli geçirebilecekleri intörnlük dönemi heba ediliyor. Eğitimde sanat ve sosyal bilimler ise nerdeyse hiç yer almıyor. Tam Gün, muayenehane, performansa dayalı ek ödeme gibi eğitimle bağdaşmayan, hizmeti önceleyen uygulamalar tıp eğitimine zarar veriyor. Bunun düzeltilebilmesi için öğretim üyelerinin de hak ettiği yaşam standartlarına kavuşabileceği bir ücretlendirme sistemi kurulması gerekiyor.

Türkiye’nin iyi hekimlere ihtiyacı var

Aslında ülkemizde köklü ve bugüne kadar başarı ile sürdürülmüş bir tıp eğitimi mevcut. Ancak son yıllarda gereğinden fazla sayıda ve hızda açılan tıp fakülteleri, kısıtlı eğitim olanakları ile bunu tehdit ediyor. Genel olarak 2000 öncesi kurulan fakülteler daha iyi donanım ve imkanlara sahip ve üst düzey tıp eğitimi veriyor. 2000 sonrası kurulan tıp fakültelerinin çoğunluğu yetersiz imkanlara ve hasta portföyüne sahip. Bu fakültelerde yeterli imkanlar sağlanıncaya kadar eğitim izni verilmemeli, gerekli koşulları sağlaması mümkün olmayanlar kapatılmalı. Ülkemizin yetersiz hekimlere ihtiyacı yok. Biz yeni kurulan veya sağlık sistemi çökmüş, acil hekim ihtiyacı olan bir ülke değiliz.

Comments are closed.